tesettür ve felsefe konumuz
Yararcı kuramlar, bir eylemin ahlâksal değerini, o eylemin yaran ile ölçme konusunda bir uzlaşım içindedirler. Zaten tüm bu kuramlara yararcı adını vermemizi sağlayan da bu uzlaşımdır. Yarar ilkesi, bu kuramlarda şöyle belirlenir: Bir insanın eylemi, o insanın olanaklı pekçok eylem tarzlan içinde en yararlısını seçtiği ölçüde ahlâksa! bird re sahiptir. Ama en yararlı, yani en doğru eylem, Bentham’a göre zamanda toplumun genel esenliğini de gözeten eylemdir. Toplû^^' tesettür'' genel esenliğini en az ölçüde gözeten veya hiç gözetmeyen ve sadect kendi özel ilgisine göre eylemde bulunan insanın eylemi ahlaksal ba. kımdan doğru değildir.
Kolayca görülebileceği gibi, bu biçimiyle yararcılık, ne egoist bir etik ne de çoğu kez bu etiğe yöneltilen itirazlarda belirtildiği gibi, bir insan eyleminin pratik başarısını o eylemin tek ahlâksal ölçütü yapan bir başarı etiği'diT. Hatta daha ileriye gidilip, yararcılığı da, içerikli değer etiği (I) veya formalist etik (II) gibi bir düşünce etiği saymak olanaklıdır. Çünkü bu etik, ölçüt olarak eylemde somut pratik haşandan çok, eylemde başanya ulaşma niyetini alır. Çünkü pratik başanyı ölçüt almak, eylemi geleceğe yönelik tüm sonuçlan içinde görmeyi gerektirir ki, böyle bir ölçüt asla yoktur. Bu bakımdan Kant'ın formalist ödev (ahlâksal gereklilik) kavramı, yararcı açıdan bakıldığında, toplumsal esenlik açısından en yararlı eylem tarzı olarak görülebilir. Yarar ilkesine bu açıdan bakıldığında, toplumun esenliği için kendi canını fedâ etme eylemi yararcı bir ödev duygusuna bağlanabilir ve yararcılık pekala bir altrüizme (diğerkâmcılık, başkalan-içincilik) dönüşebilir.
Yararcı ilkelere çok yakın ilkelere dayalı olan pragmatizm, bu yüzyılın başlanndan beri, Peirce, W. James ve öncelikle J. Dewey tarafından özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygınlık kazanan bir etik geliştirmiştir. Bu etikte de bir "genel esenlik"e ulaşma talebi söz konusudur. Ancak bu etikte ödev, eylem gibi kavramlann kuramsal açıdan çözümlenmesinden çok, "genel esenlik" amacına ulaşabilmek için, insan eylemlerini sosyolojik, psikolojik, fizyolojik, biyolojik araştırmalara dayalı olarak ele alma eğilimi ağır basar. Bu etik, pratik bir amaçla hareket ederek, insanların birarada yaşamalan içinde ortaya çıkan somut sorunların çözümüne yönelir. Şüphesiz böyle bir yönelimin değeri yadsınamaz. Ama ne var ki, bu tarz pragmatist yaklaşımlar doğası gereği çok değişik bir yapıya sahip olan, yapi kuramsal/sistema-
tik ilgilerle hareket eden felsefi etiğin konularına el atamaz.
Tüm bu yararcı kuramlara karşı bazı önemli itirazlar yapılmıştır; 1. Şüphesiz, bizim ahlâksal bakımdan "iyi" saydığımız eylemler, aynı zamanda yararcı açıdan bakıldığında yararlı eylemlerde olmalıdır. Örneğin içerikli değer etiği (I) de, ahlâksal değerlerin maddi (araçsal) değerlerden çıktığını söyleyerek buna değinir. Ama bir eylemi ahlâksal bakımdan "iyi" yapan şey, sadece o eylemin mutluluğa yönelik veya yarar sağlayan bir eylem olması mıdır? 2. Burada mutluluk, haz veren tüm şeylerin toplamı olarak düşünülmekte ve bu hazlann doğabilimsel yöntemlerle niceliksel açıdan ölçülebileceği söylenmektedir. Böylece de, "haz" ve "acı"nın niceliksel yoldan belirlenemeyecek olan yönleri atlanmış olmaktadır. 3. Yararcılığın ideali, yani yaygın olarak benimsenmiş ahlâk normlanna uymak, bir tür muhafazakârlık olarak görünüyor. Çünkü burada ahlâksal ilkelerden kastedilen şey, common sense, yani bir toplumun yaygın ve yerleşik
Ahlâksal bakımdan bazı eylemleri doğru, bazılannı yanlış bulmamızı şu veya bu ölçüde özel bazı psikolojik yetilere veya duygulara bağlayarak bu eylemleri yönlendiren tasanmlann içimizden çıktığını söyleyip ahlâksal eylemleri bu açıdan anlaşılır kılmak isteyen ve bu nedenle de bir bakıma doğalcı (naturalist) kuramların içine sokabileceğimiz kMr?em\dird,, psikolojik etik diyoruz. Bu tür etiklerin en klasik formuna David Hume (171 l-1776)'da rastlıyoruz.
Hume için pratik ilkeleri, yani eylemi yönlendiren ilkeler olarak ahlâk ilkelerini, salt akıl’a bağlı çözümlemelerden çıkarmak olanaksızdır. (Oysa Kant, "salt akıl’ın istencin belirlenmesini tek başına başarabileceğini" söyleyerek Hume'a karşı çıkmıştı). Hume için, eylemleri motive eden şeyler sadece eğilim, duygu, haz ve acı gibi psikolojik şeyler olup, eylemleri "değerli" kılan da bunlardır. Öyle ki, görevi insan eylemlerini anlamak ve değerlendirmek olan bir etik, sadece psikolojik
bağıntılar zemininde temellendirilebUir. Bizim "iyi" tesettür ve "kötü" daki bilgimiz psikolojik yoldan oluşur. Bu yüzden "iyi" veya aslında acı ve haz (pains or pleasures) duygularının özel biçimJerj'"^' başka şeyler değillerdir. "Bir eylem, bir heyecan, bir karakter, açıdan iyi veya kötüdür. Ama neden? Çünkü bunlar, özel birtarzdjjj haz ve acı olarak görünürler." Bunları söyleyen Hume'a göre, ahlâkin nitelikler duygulardan kalkılarak anlaşılabilir. Örneğin bir eylemi,, "soylu" olup olmadığını belirleyen şey, önceden bu eylem hakkında verdiğimiz bir yargı değildir. "Tersine, biz eylemin bize geliş tarzı için, de onun soylu bir eylem olduğunu olgusal olarak hissederiz" (Treatise, S.471). Bu yüzden "iyi" ve "kötü"yü açıklamak için, bu özel duyguların meydana geliş tarzını ve özelliğini insan doğasından kalkarak ele almak gerekir.
Hume’un etiği, özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde benimsenip geliştirilmiştir. Örneğin günümüzde C.L. Stevenson (Ethics and Lan-guage, S.273), ahlâksal bakımdan bize bazı şeyleri "değerli" gösteren duyguların açıklanmasına yönelir. Örneğin Stevenson için ahlâksal "haklılık” duygusunun kaynağı "özel güven duygusu"ndadır. Böylece ahlâksal duygular oldukça öznelci bir form içinde ele alınmış olurlar ve ahlâksal bakımdan doğru veya yanlış olan şey, her zaman tek tek bireylerin duygularıyla belirlenmiş olur. Bu duyguların çıktığı yer ise insan doğasıdır.
Bu kuramlara karşı geliştirilmiş olan itirazlar, bu kuramların, ister ifade edilmiş olsun isterse ifade edilmemiş olsun, şöyle bir kabulden yola çıktıklan yolundadır: Ahlâksal değer yargılan ne doğru ne de yanlıştır. Onlar olgusal durum ve ilişkiler hakkında verilmiş yargılar değil, sadece kişisel duygulan ifade eden yargılardır. Öznel formuyla bu kuram, giderek, aynı eylemin bazen "iyi" bazen de "kötü" olarak adlandı-nlabileceği gibi bir saçma sonuca da varır. Bu öyle bir sonuçtur ki, her-şeyden önce, ancak, ahlâksal yargılann anlamım psikolojisi bir kayna-
ğa değil de başka bir şeye dayadığımız zaman saçmalığını yitirebilir.
G.E. Moore'un doğalcı kuramlar hakkında söyledikleri, bu bakımdan genellikle doğrudur. Moore'a göre tüm bu etikler bir "doğalcı yanılma" (fallacy) dan türerler. Moore, bu yanılmanın şuradan kaynaklandığını söyler: Örneğin "san" niteliği, onun bir ışık dalgası olduğu söylenerek belirlenir ve bu fiziksel bakımdan uygun bir tanım olur. Ama "san", gerçekte, ışık dalgası ile ilgiliyse de, tanımlanması olanaksız bir nitelik olarak dalgayla özdeş değildir. Bu nedenle "san" niteliğinin tanımlanması için, onun bir ışık dalgası olduğunu söylemek yeterli olmaz. Moore’a göre bu durum, ahlâksal "iyi"nin niteliği konusunda da geçerlidir. Şüphesiz, "iyi" olan herşey "gerçek" olabilir. Ama "iyi" aynı zamanda yine de biraz başka bir şeydir (örneğin "iyi" hoşa giden de olabilir). Tıpkı "san" olan herşeyin belirli bir ışık dalgası türü olarak gerçek olması gibi. Oysa pek çok filozof, "iyi" niteliğini tanımlama konusunda, birinin öbürünü betimlediğine inanmışlardır. Bu yanılgıya karşı "iyi" niteliğinin "san" niteliği gibi çözümlenemez bir şey olduğunu görmek önemlidir ve etiğin görevi, ancak bu niteliklerin ortaya çıktıklan ilişkileri göstermek ve araştırmak olarak konumlanabilir. tesettür
