tesettür ve felsefe toplumu konulari

tesettür ve felsefe toplumu konulari 

tesettür diyorki maları gerekmiyor muydu? IX. Leon adıyla çok k„ papa olarak tanınacak olan Bruno de Toul, piskoposl^^, mğunu, öncelikle, askerî birliklere subaylık yaparken mış olduğu niteliklerine borçluydu. Kral, yoksul kiliseler ^ gin piskoposlar atamayı tercih ediyordu. Yeni berat îla„^ 1er, beratın konusu ister bir askeri fief, ister dinsel bir gj| olsun, armağan vermek zorunda bırakıbyorlardı ve ktılb^ kendileri de bu armağanlara tenezzül ediyorlardı. Yinede^^ sonlar ve ük Salienler yönetiminde impatatorluktaki pj,;, poslarm bütününe baktığımızda, eğitimleri ve ahlâkî dunji^ açısından komşu ülkelerdekilerden çok daha ileri bir bulunduklarmdan kuşku duyulmamaktadır. Kilise için,tesettür lıJij güce itaat etmek gerektiği zaman, daha üst düzeyde ya 4. ve bundan dolayı da daha geniş bakış açısına sahip olıııjı; teneği bulunan güce bağımh olmak, kesinlikle daha iyi biri; rumdu.
Ardından Gregoryen atihm geldi. Doğaüstü güçleri yevî düşünceden söküp atmak ve insan iktidatlatııu, gü bağlanmış oldukları büyük İlahî Kurtuluş eseri içinde topk mış basit yardımcılar rolüne indirgemek amacı taşıyan bat kulu girişimde yaşanan değişiklikler burada anlanlmayacılt Son bilançoya gelince, bunu, ulusal nitelikteki birçok kŞ farklılıkları dışlayarak, birkaç sözcükle özetleyebiliriz.
Reformcuların en temel çabası, kilise yönetim böljE sistemine çevrilmiş değildi. Gerçekten de, kilise yönetimi» gelerinin hukuksal rejimlerinde çok az şey değiştirildi üis olarak kaba mülkiyet kavramının yerine geçecek patıoıiâ gibi daha uygun bir ad; seçimlerm piskoposluk yetkesi t» fmdan biraz daha etkili biçimde denetimi; Uygulamadı» yörlerin elinde bulunan atama hakkı karşısında bu müteffi yenilikler çok da büyük bir önem taşımıyorlardı, Bim iİiSî önemli bir sonuç doğuracak tek yeni gelişme, hukuk al# dan çok uygulamaya ilişkindi; Çok önemb miktarda köt&
sesi, bağış ya da satın alma yoluyla laiklerin elinden çıkarak lolise kurumlanna, özellikle de manastırlara geçmişd. Senyör-lüğün egemenliği, en azından Küise’nin milis gücü içinde ye-ralan efendiler söz konusu olduğunda devam ediyordu. Feodalitenin toplumsal 3'apısı içinde, öteki çarkların hepsinden daha eski olan kırsal senyörlüğün en fazla direnen parçayı oluşturduğu bir kez daha ortaya çıkıyordu.
Küise’nin yüksek mevkilerine gelince, dünyevî iküdara bağımlılığm en çarpıcı biçimleri bertaraf edilmişti. Yerel hanedanların açıkça “mülk edindikleri” manastır artık kalmamıştı. Kendilerinin başrahip ya da birçok kutsal manasttrm birden başrahibi olduklarım söyleyen kılıç soyluları artık yok-m. Uhrevî güce özgü simgelerle bezenmiş olarak verilen beratlar artık bulunmuyordu: Değneği ve yüzüğünün yerini piskopos asası almıştı ve kilise hukukçuları, tüm bunları içeren törenin tek amacının, verilen görevden bağımsız olarak, bu görevin uygulanmasma bağh maddî haklarm tasarmfunu ba-ğışbmak olduğu ilkesini koymuşlardı. Seçimin bir kural olduğu evrensel olarak kabul edilmişti ve laikler, sıradan elektör sıfatını taşıyanlar bile, nihaî olarak piskopos seçimlerine düzenli katılmaktan dışlanmışlardı. XII. yüzyıl boyunca süren evrim sonucunda, piskoposlar artık katedral kilisesi din adam-lan kumluna indirgenmiş bir seçim heyetince belirleniyorlardı; Bu, ilk yasaya kesinlikle aykırı düşen ve ruhban sınıfı ve laik kitle arasında giderek büyüyen uçurum hakkmda diğer hep-smden daha fazla şey söyleyen yeni bir özellikti.
Bununla birlikte, basit bir yöntemle oyları sayma konusunda isteksizlik gösterildiğinden seçim ilkesi çok güçlükle işletiliyordu. Kısaca, karar çoğunluğa göre değü, geleneksel bir formül uyarmca, aym zamanda “en kalabalık ve en sağduyulu” olan kesimin iradesine göre alımyordu. Bu iki kaliteden en az ölçülebilir olanına yani sayıların yasası işlediğinde, galip gelen
direnebilirdi? Bundan dolayı, seçimlerin sonuçlanma «a, karşı çıkılıyordu. Bu durum, daha üst düzeydeki müdahalesine (kuşkusuz papaların ama krallarmkine dj ' açıyordu. I liç kimsenin, genellikle en değersiz yerel çıbrij,' sıkı sıkıyla etkisinde kalan ve çok sınırb kadroya sahip çim kurullarından yana tavır almak konusunda hayale lsaj,ı mayacağını da bunlara ekleyin. Kilise hukukçularının en leri, çok daha geniş çaplı bir denetim uygulanmasının vt. olacağını asla reddetmiyorlardı. Kilise’nin yüce başkanı ile let başkanları, bu konuda da rekabet içine girmışlerâGf çekten de, Batı’nın büyük bir bölümünde, küçük soykı^v siyasal güçlerin genel gruplara aynlmalan sonucunda, kaij ya da özellikle güçlü hükümdarlar lehine yavaş yavaş 0®» kalktıkları görülüyordu. Fakat, kilise yapısı karşısında eîe: deki çeşitli baskı araçlarını etkili şekilde kullanma ytteas:; en fazla sahip olanlar, bu yolla toprağın tek efendikn ozv kalmaya devam eden hükümdarlardan başkası değikiBa; dit yöntemlerinden biri olan seçimlerin yapıldığı yerdebc: ma, 1122’dc papa ile imparator arasmda imzalanan teeh datoyla ymsal kabul edilmemiş miydi? Güçlerine en hızlaf venen monarklar bazen doğrudan atamalara başvuınıb: çekinmiyorlardı. İzleyen yriizyıUannld gibi ikind feodal oi tarihi, Katolik dünyasının bir ucundan ötekine,tesettür piskopost ve başrahiplerin atanmalarının vol açtığı sansız bvgıımp-rültüleriyle çınlamaktaydı. Tüm bunlar göz önünde traü: ğunda, Gregoryen reform, büyük dünyevî güçlerinellemk gerçekte varoluşlarının hemen hemen avnlmaz parça ıt ve Kilise’nin en temel görevlerine atanacak kişileri seçntt da hiç değilse seçimi denetleme hakkıyla sağlanan yöne dizginlerini koparıp alma konusunda güçsüzlüğünü gose misti.
Sahiplerine, üstdüzey bir soylunun krala ya da küte dara karşı sıradan yükümlülüklerini getiren ve aynı zamiE
da öteki önemli senyörlüklerden çok daha fazla hizmet zorunluluğuna yol açan (çünkü, göreceğimiz gibi kilise mülkleri özellikle sıkı bir bağla kraUık mülklerine bağlı kabul ediliyordu) geniş senyörlülderle donatılmış olan yeni dönemlerin piskopos ya da başrahibi, krala karşı da, yasal gücünü hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bağlılık ödevlerini yerine getirme zorunluluğunu sürdürüyordu. Reformcular, bunlardan din ada-mımn seçkin saygınlığına yaraşır bir açıldama talep etmekle yetindiler. Bir din adamının iman yemini etmesinden daha önemli lıiçbir şey olamazdı; biat yemini etmesine gerek yokm. Bu, XI. tüzyılın sonundan itibaren, birbirleriyle yarışırcasına kon-siUetin, papaların, teologların geliştirdikleri çok manukb ve çok açık bir teoriy'di. Uzun bir süre uygulamaya konmadı. Bununla birlikte, yavaş yavaş yaygınhk kazandı. XIII. yüzyılın ortalarına doğru, aşağı ymkan her yerde kabul edilmişü ve uygulanıyordu. Ama yine de, büydik bir istisnası vardı. VasaUi-ğin tercih edildiği ülke olan Fransa, bu konuda, geleneksel uygulamalara inatla bağh kalmıştı. Bazı özel ayrıcahklar dışmda da, XVI. yüzyıla kadar bunlara bağlı kalmayı sürdürecekti. Piskoposlarmdan birine uy'arıda bulunan Aziz Louis’nin, “ellerinizden benim adamımstnız” demekten çekinmemesi, özünde ruhani olan bir toplumda yaygmlaşmadan önce de, feodalitenin en karakteristik kavramlarına olağanüstü bir inatla sahip çıkılmasınm en anlamlı kanıtıdır.^^’
II. KÖYLÜLER VE BURJUVALAR
Şövalyelikten ilham alan edebiyat, soylu ve din adamlan sınıfının altında köylüler ve bağımlı köylülerden oluşan tek tip bir toplumdan başka bir şey algılamama eğilimindeydi. Gerçekte ise, bu büyük İdde, derin izlerle birbirinden ayrılan çe-
şitli toplumsal farklıltk çizgileriyle bölünmüştü. Hu ,ı sözcüğün tam ve dar anlamında, köylüler için geçerl|ı.i i vaş yavaş “serflik” ve “özgürlük” arasındaki karşıtlı^ ,,tesettür ' cak olan belirsiz hukuksal sınırları çizen, yalnızca, kemi „ rinde senyöre karşı farklı derecelerde bağımlı olmalandt^/ Bu statü farklılıklarıyla yan yana bulunan ama hiçbir bunlarla iç içe geçmeyen büyük ekonomik eşitsizlikler del çük kırsal toplulukları bölüyordu. Yalmzca en basit şekikk;, en erken dönemde formüle edilmiş olan karşıtbğı belirtırt; için şu soruyu sormak yeterlidir: Koşum hayvanlanna olmaktan gurur duyan hangi toprak işçisi, elindeki küçük t, rak parçacığım değerlendirmek için kaslarından başka biiy ye sahip olmayan kendi köyündeki “rençberler”i eşiti oljf^ kabul ederdi?
Bunlarm ötesinde, çiftçi nüfusun ve saygın yönetim p, revlerine yazgılı gruplarm dışında, kendi içine kapalı bini; carlar ve zanaatkarlar çekirdeği de her zaman varolrauşiııı ikinci feodal çağın ekonomik devrimi bu tohumdan oıtr,i çıka ve buradan, çok sayıda yeni katkıyla, güçlü ve çoklü-hlaşrmş bir kitle olan kentsel sımflar gelişti. Bu bdaraçıklü biçimde mesleğe dayalı toplumların incelenmesine, ekono» leri derinden araşürılmadan girişilemez. Burada, feodalite® arka plamndaki konumlarmı belirtmek için hızlıca göz aıniil yeterli olacakdr.
Feodal Avrupa’da konuşulan dillerden hiçbirinde, ot» lan yer olarak kenti köyden net bir biçimde ayırmaya oW sağlayan kavramlar bulunmuyordu. V///ı?, town, i’/aJi(kent)İİ! yerleşim türü için de aym şekilde kuUanıhyordu. B«ıj,heıtiî-İÜ tahkim edilmiş alam ifade ediyordu. CiU, piskoposluk!» kezleri ya da biraz anlam genişlemesiyle, çok önem taşı® başka bazı merkezler için aynimışü. Buna karşm, XI, yüzyl dan itibaren, Fransızca kökenli olmakla birlikte hızla ukü rarası kullanımca benimsenen burjuva adı, şövalye, din »i
mı, köylü sözcüklerinin karşısına, anlam belirsizliğine yol açmayan bir karşıtlık oluşturarak çıktı. Yerleşim yerinin adı olmasa bile, burada yaşayan kişiler ya da en azından, nüfusun en hareketli ve tüccarbk ya da zanaatkârlık meslekleri dolamasıyla özellikle en kentli olan unsurları, bundan böyle toplumsal hiıerarşi içinde kendilerine ait seçkin bir konuma sahip olacaklardı. O dönemde, kentin her şeyden önce özel bir insan türünün yerleşim yeri olduğu, içgüdüsel bir biçimde de olsa, kesin olarak algılanmışa.
Kuşkusuz, karşı tez de çok kolay abarülabilir. Kenderin ilk dönemindeki bir burjuva, şövalye ile aym savaşçı ruhu paylaşıyordu ve aym ahşıhruş silahlan taşıyordu. Uzun bir süre, tıpkı bir çiftçi gibi, saban izleri bazen surlann içine kadar uzanan tarlaların ekimiyde uğraşırken, bazen de ortak mal olduğu için kıskançlıkla korunan çayarlarda odamalan için hayvanlarını surlann dışma gönderirken görüldü. Zenginleşenler, kırsal senş'örlükler de saün alacaklarch. Öte yandan, şövalye sınıfını ideal olarak her türlü servet kaygısmdan annmış bir sınıf olarak düşünmenin ne denli yardış olduğunu büiyomz. Fakat burjuva için, kendisini öteki smıflara yakın gösteren bu uğraşlar gerçekte yalmzca aksesuar niteliğindey^düer ve genellikle eski yaşam biçimlerinin geç tarihlere sarkan kamdan olarak yavaş yavaş zayıflıyorlardı.
Burjuva, asü olarak ticaretten y'aşammı kazanmaktadır. Geçimini, alış üe saaş fiyatları ya da ödünç verilen sermaye ile ödeme değeri arasmdaki farktan sağlamaktadır, işçinin ya da taşımacımn sıradan ücreti söz konusu olmadığmdan, teologlar, bu aradaki kân meşru saymamaktadırlar ve şövalye çevrelerince niteliği yanhş anlaşüdığmdan, burjuva davramş kurailan varolan ahlâk kurallarıyla açıkça çelişki içinde bulunmaktadır. Burjuva, topraklar üzerinde spekülasyon yapabilmeyi istediği için, taşınmaz mallarmdaki senyörlük engelleri ona dayanılmaz gelmektedir. İşlerini hızh bir biçimde hallet-
tesettür sundu..