tesettür ve felsefe toplumu konular

tesettür ve felsefe toplumu konular

 tesettür diyorki Özellikle bu sonuncular kideler halinde kiliseye gelıfe Gerçekten de, kıhç altında yaşamaktansa “piskopos asası” { tında yaşamak daha arzulanabilir bir yazgı olarak mı gör£ yordu? Bu tartışma çok eski tarihlere dek uzanmaktadır.! yrüzyıldan beri, Abelard’m eleştirilerine karşı çıkan Clunyuu nastırı başpapazı, manastır yönetiminin köylülere karşıyı®, şak tutumuna övgü dizip duruyordu.^" Birey faktörünühfsı ba katmadığımız sürece, genellikle din adamları gibi ho'b rakı bir efendinin, laçkalaşmış bir efendiden daha iyi olupd madiği sorusunu sormak sonuçta meşmlaşıyordu: Bu, şc çekte, yamtı olmayan bir sorudur. Ancak emin olduğumuti şey var: Kilise kurumlarına özgü kalıcılık ve bu kurumlraiı ymlan saygı. Bu iki özellik, onları, yoksullar için özelde» nan koruyucular haline getiriyordu. Öte yandan, ken&mils azize adayan kişi, yalnızca ydizyılın telılikelerine karşı biı5i vence edinmekle kalmıyordu; ayrıca, hayırlı bir işten hiç i
Jacques P. MİGNE, P.L., C. CLXXX1X, col. 146. -P. ABAELARDI, 0/»/s,iiV.COS' C. T, s. 572.
tesettür (jaha değerli yararlar da sağbyordu. Manastırlarda kaleme alınan sözleşmeler, bu ikili avantajı, bir kilisenin serfı olmanın asbnda gerçek özgürlüğe kavuşmak olduğunu belirterek dile getiriyorlardı. İki kavram arasında her zaman net bir ayrım vapılamasa da, bundan, hem bu dünyada ayrıcalıklı bir loncanın bağışıkhldarmdan yararlanmayı, hem de öte dünyada “İsa’ da varolan ebedî özgürlüğü” güvence altına almayı anlamak gerekir.^^ Minnettar hacıları, ilk senyörleri olan Tann’ya, kendilerinin ve kendilerinden sonraki nesillerin ruhlarını iyileştiren kudretli arabulucu İsa’nın temsilcilerine tabi kılmak için izin vermesi konusunda yalvarırken görmez miyiz?^"'* Böyle-ce, ibadethaneler, dönemin dpik özelliği olan kişisel bağımlılık ağının oluşumu sırasında, ilgi çeken odakların en etkilileri arasında sayıbyorlardı.
Ancak, bu şekilde bü^nik bir dünyevî güce dönüşen feodal çağ kilisesi, o dönemde yaşayanların çok açık bir biçimde fark edebildikleri iki tehlikeyle karşı karşıyaydı. İlk olarak, asıl yöneliminin çok kolayca unutulması söz konusuydu. “Eğer ayinlerde dua etmek gerekmeseydi, Reims başpiskoposu olmak ne hoş bir şey olurdu”; Halk arasında yayılan bir söylentiye göre, bu söz, 1080’de papahk temsilcilerince görevden alınan Başpiskopos Manasse’ye aitti. Gerçek ya da iftira; Bu anekdot, Fransız piskoposluk tarihi içinde en kötü atamaların yapıldığı dönemi simgelemektedir. Gregoryen refonndan sonra, bu anekdotun sinizmi pek inanılmaz göründü. Fakat savaşçı din adamı tipi (bir Alman piskoposun dediği gibi, şu “dm adamları smıfından çıkan iyi şövalye”ler) çağlar boyunca laşamaya devam etti, ikinci olarak, din adamlarının ceplerini doldurdukları bunca zenginlik görüntüsünün, “yoksullaşmış”
mn yaşamlarım çok korunaklı bulup küçümseselet aristokrasi içinde, en ilkel hahyle mhban sımfı karşıtlığ, leyen unsurlardı ve destanlardaki birçok parçada çok delerle yer ahyorlardı.^^ Pişmanhk ya da aşırı sıkıntı 2anj|^ nnda, kendini teskin etmenin yolu olarak sadaka ?erme| nusunda yeniden cömert bir tutum benimsendiğinden, bu Jif gular, her şeye rağmen, ne siyasal bir tutumun ne de tanu,^ lamıyla dinsel bir hareketin temelini oluşturabildiler.
insandan insana tüm bağları, içlerinden en bağlayıcı ok nmın imgesiyle algılamaya eğilimli bir dünyada, ruhban topk mu içinde bile, vasaUik uygulamalannın, çok daha eski ve öı itibariyle çok farkh bağımlılık ilişkilerinin içine işlediği göi mektedir. Piskoposun, rahipler meclisindeki üstdÜ2ey4 adamlanndan ya da piskoposluğundaki başrahiplerden; pı-pazlara ödenen en önemli vergilere sahip olan piskoposlıi kurulu üyelerinin, daha azım paylaşan meslektaşlarından biı talep ettikleri ve rahiplerin, kendi kilise bölgelerinin bağıl olduğu dinsel topluluğun şefine biat yemini etmek 2onıni kaldıkları durumlara rasdanacaktı.^^* Dünyevî yaşamdan aç4 ça ödünç ahnan âdederin ruhanî dünyaya sokulması karşısı da, en bağnaz olanlar protestolarım yükseltmekte geç kaim
GUIBERT DE NOGENT, Histoin de sa m, I, 11 (cd. Bourgin, s. 31). -THIErM\ilI!E MERSEBOURG, Chronicon, II, 27 (ed. Holtzmann, s. 72-73). -Karakteristik epik biı im için: Garin k Lorrain, ed. P. Paris, C. I, s. 2.
326 Büyük Gregoryan donem papalannın bazı kralların feodal senyörlcn olmak araaa pejıi koştukları kimi zaman ileri sürülmüştür. Gerçekte ise, bağlılık yemini ve bir vergi okpona le ve kimi kez de elde etmekle yetinmişler gibi görünmektedir: Elbette bunlar bağınMİt çimleriydi ama hiçbir şekilde feodal nitelik taşımıyorlardı.tesettür O dönemde biat yaniıu yto* toprak
vacaklardı. Fakat, boyun eğme ritüeli dolayısıyla laiklerin ellerine koyulan eller, rahip olma töreninin kutsal yağıyla ve şa-rap-ekmek töreniyle kutsanmış bir rahibin elleri olduğunda, zaten kötüleşmiş durum çok daha vahimleşiyordu. Buradaki sorun, çok daha büyük boyuttaki bir başka somnun (kuşkusuz, kilisenin şimdiye kadar karşılaşüğı en sıkınü doğuran sorunlardan biri) ayrümaz bir parçasıydı; Kilise hiyerarşisinin çeşitli görevlerine yapılacak atamalar sorunu.
Ruhlara çobanlık yapanlan seçme işini dünyevî iküdarla-nn eline bırakma düşüncesini keşfeden, asla feodal çağ değildi. Senyörlerin aşağı yukarı serbestçe bu hakka sahip olduktan köylerin papazları açısından bakıldığında, bu uygulama, kilise yönetim bölgelerine dayalı sistemin ilk kumiduğu döneme kadar uzaruyordu. Peki söz konusu olan piskoposlar ya da manastır başrahipleriydiyse? Din hukuku kuralına uygun olan tek ş^öntem, reddedilemez bir biçimde, seçimdi: Piskoposlar, ruhban smıfı mensupları ve kent sakinleri; manastır başrahipleri ise, keşişler tarafmdan seçiliyorlardı. Fakat Roma egemenliğinin ilk zamanlarmda, imparatorlar kenderde elek-törlere kendi isteklerini dayatmaktan ve bazen de piskopostan doğrudan atamaktan çekinmemişlerdi. Barbar kraUıklar-daki hükümdarlar bu iki örneği, özellikle de öncekinden çok daha yaygm olarak İkincisini taklit ettiler. Kendileri doğrudan krala bağımlı olmayan manasürlara gelince, başrahiplerini genellikle manasttnn kurucusu ya da mirasçıları belirliyordu. Gerçek şuydu ki, aklıbaşmda hiçbir yönetim, çok ağır bir dinsel sommIuluğun (halkının iyiliği için kaygı duyan hiçbir yöneticinin ilgilenmeme hakkma sahip olmadığı) yanı sıra, tamamen dünyevî yönetimin bu denli önemli bir parçasım oluşturan görevlerin kime verileceğinin kendi denetimi dışında kalmasını hoş göremezdi. Karolenjler’e özgü uygulamamn onaylamış olduğu piskoposları “belirleme” yetkisinin krallara ait olduğu
nüştü. X. yüz}aldan XI. yüzyılın başına kadar, papalar sek rütbeli din adamları bunu kabul ettiklerini duyurm^'^' nusunda anlaştılar.^^^
Bununla birlikte, başka konularda olduğu gibi bu da, geçmişten miras kalan kurumlar ve uygulamalar yepj.^ bir toplumsal çevrenin etkisi altında kalacaklardı,
Feodal çağda, her türlü gelenek, toprak, hakyadagjj,tesettür geçişi, elden ele verilen ve atfedilen değeri simgelediği dilen somut bir eşyanın aktarılması yoluyla gerçekleyi)o,| Laik bir kişi tarafından bir kilise yönetim bölgesinin, birj,;, koposluğun ya da bir manastırın yönetiminde görev aJujj üzere atanan bir din adamı, kendisini atayan kişiden de, ejg, nel biçimde düzenlenmiş bir “berat” alırdı. Özellikle pısbj pos için seçilen simge, ilk Karolenj krallardan itibaren, ç(i doğal olarak bir değnek^^* idi ve daha sonra buna yüzük dei lendi. Bu simgelerin dünveyî bir şef tarafından verilmesm:' kutsama törenini hiçbir şeldide dışlamadığını söylemeye |>i gerek yok. Bu anlamda, laik şef bir piskopos yaratma bj sunda yeterli güce sahip değildi. Fakat rolünün, yüksek rit beli din adamına yeni makamma bağlı malların verildiğini g» termekle sınırh olduğunu düşünürsek, vahim bir hata yapı Burada aynı anda bahşedilen hem görev ifa etme hakkı b de maaş alma hakkıydı ki, zaten bu birbiriyle iç içe geçmiş i unsur arasında bir ayrım yapma gereksinimini hiç kimsek muyordu. Bu tören, dünyevî güçlerin din adamlanrana masında kendilerine atfettikleri etkinin giderek artmasınıiDİ tını çok kesin bir biçimde çiziyormuş gibi görünse de, ı zamandan beri kabul edilmiş bir olguya kendisinden aşağnv kan hiçbir şey katmıyordu. Bu katkı, çok başka bir yolla,çol
JAFFE-WATTENBACH, ?^gesta pontificHm, C. 1, no. 3564. -RATHIER DE içinde MIGNE, P.L., C. CXXXVI, col. 249. -THİETMAR, OmmmX2h,%MS.
^28 En eski örneklerden biridir ve genellikle unutulun G. BUSSON vc LEDRU,/1j3>ü/<^ Cenomarmensium, s. 299 (832).
daha derin İnsanî simgelerle )oil'dü başka bir eylemden geldi.
Yerel yöneüci ya da kral, kiliseye ait bir görev vermiş olduğu din adamından, bunun karşılığında, mudak bir bağlıbk bekliyordu. Oysa Karolenj vasalliğinin kuruluşundan beri, bu türden hiçbir taahhüt, en azından üst sımflarda, Frank usulü bağlanma biçimlerine göre anlaşma konusu yapılmamışsa, gerçek anlamda bir zorunluluk doğurmuyordu. Dolayısıyla, krallar ve hükümdarlar, piskoposlar ya da başrahiplerden atan-malan sırasmda biat yemini etmelerini istemeye başladılar; ve köy senyörleri de bazen köy papazlarından aym şeyi yapmalarını beklediler. Fakat biat en dar anlamıyla bir bağımlıhk ri-tüeliydi. Ayrıca da, çok saygı duymlan bir ritüeldi. Bundan do-lajı, uhrevî iküdarın temsilcilerinin dünyevî iktidarın temsilcilerine karşı bağımlüıkları, yalnızca parlak bir biçimde gösterilmiş olmuyor; ay'iu zamanda güçleniyordu da. İki biçimsel sözleşmenin, biat ve beratın birleşmesi, yüksek rütbeli din ada-mınm görevi ile vasaün fıefi arasında tehlikeli bir iç içe geçme durumuna yol açıyordu.
Asimda, krala ait olan piskoposları ve büyük manasurla-rm başrahiplerini atama hakkı, feodal toplumların genel özelliklerinden biri olan monarşik haklarm parçalanması sürecinin dışmda kalmayı başaramadı. Fakat bu parçalanma her yerde aym derecede olmadı. Bundan dolayı da, kilise personelinin seçiminde etkili olan öğeler olağanüstü farklıhklar gösterdi. Fransa gibi, özellikle güney ve orta bölgelerinde, birçok piskoposluğun yriiksek ve hatta orta derecede soyluların yetkisi ainna girdiği yerlerde, oğuldan babaya miras devrinden görevlerin açık satışma kadar en kötü suiistimaller, üzerinde yeşerecek toprak buluyorlardı. Bunun karşıtı olarak, kralların hemen her piskoposluk koltuğunun efendisi kalmayı başardıkları Almanya’yı gözlemleyiniz. Kuşkusuz ki, seçimlerinde yalnızca mhani gerekçelerden ilham almıyorlardı. Üstdüzey din adamlarının her şeyden önce yönetmeleri, hatta savaş-
tesettür