tesettür ve felsefi bilgisi
en güzel yazıları yazan tesettür diyorki fge^menvfJ/K döneminde, hareket güçsüzlüğü ve beslenme bağımlılı-çocuk aslında simçesel olarak anne karnındaki doğumdan fytrv devam ettirir davranış özelliği sergiler. Lacan "bu evrede İstemli âedi/ık plarunda henüz tamamlanmamış bütünleşmemiş olarak z bedeninin işlevsel bütünlüğünün zihinsel planda in edilmeye başlandığını düşünür. Ancak bu do-eşme dönemindeki çocuk, kendisini kendi imge-elltkle annesinin) imgesinden tam olarak ayırt u donemdeki çocuk tıpkı anne karnındaki 1/bı kendini annenin bir uzantısı olarak kabul iine dönüştürmeye çalışır.TÜRK ROMANINDA FELSEFÎ AÇIUMLAH
"Bu donemdeki çocuk annesiyle bütünleşmeyi arzular Anr>e$ıyle butun!*». meyi, annesinin her şeyi olmayı, annesinin arzuladığı şey olmayı, anr»^ arzusunun nesnesi olmayı arzular. Boylece narsıstik omnıpotensme (kadın mutlak)., Nirvana'nm bütünlüğüne, tum rahatsız eden uyaranlardan uzak mutlak tatmin durumunun devınımsız hazzına ulaşacaktır" fTura 2004 lij)
Bu noktada Ayna Evresi çocuk için tamamlanılmışlık mutlak tatmin durumunu yaşadığı Nirvana devresidir. Annesi "'için her şey olmak arzusuyla kendi bedensel imgesini kazanmaya yöneldiği^ (Tura 2004: 185) bu donemde çocukta anne ile bütünleşme arzusu ve beden imgesinin diğer insanların bederv sel bütünlüğü ile özdeşleşme yoluyla kazanılması durumu söz konusudur Bunun da en önemli göstergesi çocuğun başkalarını taklit etmesidir
İşte bu noktada Necip Fazıl'ın yukarıda bahsi geçen şiirindeki "Aynalar yüzümü tanımaz olur" mısralarında yukarıdaki verilen bilgiler ışığında şairin ya-nılsamacı olarak kendini fark ettiği "ayna"nın-Lacan'm psıkanalızm kuramında çocuk için anne-artık şairin kendini tanımadığını, böylelikle şairin yanılsamadan kurtulup kendi 'ben'ini gösterecek veya 'ben'ini kuracak ’varlık'a, 'örtama yönelmesi gerektiğini ortaya koyar. Çünkü çocuk da yanılsamacı olarak kendini algıladığı 'ayna evresi'nin ardından dille geçtiği ku/turel simgesel-dilsel alanda 'ben'ini kurmaya çalışır. İşte 'ayna'nın şairi tanımaması da artık önün kendini tanımlayacak, 'varoluş'a açılacak alanlara yönelmesinin zamanın geldiğini anımsatması bakımından önemlidir. Bu yönelim tıpkı Hegel'm 'tin'in başlangıçta kendine yabancı olduğu, kendine yabancı olan 'tin'in kendi kendine yabancılığını ortadan kaldırması, farkındalığa varması için kültürel evrene açılması gerektiği önermesine benzer.
Necip Fazıl, Kaldırımlar gibi ilk dönem şiirlerinde Lacan'ın işaret ettiği kul-tür/medeniyet-doğa karşıtlığında, kültürün dilsel-simgesel alanda sıkışmışlığının neden olduğu gerilimi dile getirir. Bu donemde şair, Lacan'ın psıkanalızm kuramının işaret ettiği gibi kültürün simgesel-dilsel alanına geçişle birlikte kaybettiği gerçek netliğinden uzak veya bu gerçek ""ne'^liğin 'bılinçdışı'na bastırılmış bir alanı olan kültürün dilsel-simgesel alanında bocalamaktadır (Tura 2007: 70-71). İşte Necip Fazıl, ikinci dönem şiirinde sıkıştığı bu kültürün sembolik-dilsel alanında, bilinç'in dil ve dilin taşıdığı anlam ve değerlerle kurguladığı bu gerçeklik düzlemini deforme ve reforme etmek için şiirinde 'cm', 'ruh', peri', vehim', 'cinnet' gibi dil alanında varolan imgeleri yoğunlukta kullanır. Bu tavır aslında Kant'ın, yaşama alanının deformasyonun mümkün olmadığından, bu alanın yerine hayatın bir yanılsaması olan sanat eserindeki yanılsama gerçekliğinin deforme edilmesi gerektiği düşüncesine uygun düşer Bu noktada Necip Fazıl, sanat eserinde/ şiirinde, kendine hazır verilen dil ve bu dilin kültürel ve tarihsel değer ve anlamlarla kurduğu gerçeklik düzlemi ve bu düzlem içindeki 'varolan'ı deforme etmeye çalışır. Böylelıkl^^ie ettiği yeni| yanılsama gerçekliğinde şair, kultur/medeniyet-doğa
mer nöbetçisi olarak şair, varoluşun dünyevileşmesine, başka bir deyişle ğunyelaşmasına karşı, ruhu sürekli teyakkuzda tutan" bir konumda durur. Bu ionam sayesinde “felsefede bir 'bilgi' meselesi olan hakikat, şiirde kendini tendi atarak insana duyurur. Şiir, felsefenin ya da öteki bilimlerin mevcut 10 âe çtxzmeye çalıştığı varlığın hallerinin, varlığın ilkel diline ybnelinerek edilmesidir' (Ayçıl 2006; 47).
ğetodgnöe eşyanın üstünün dil tarafından kabuk bağlaması' ifadesinde Hütf d0anm Bulantı romanının kahramanı Roguentin'in 'bulantı' nöbetleşip pganteze almaya çalıştığı 'varolan'a eklemlenen dil ve dilin taşıdığı ^0urel ve toplumsal anlam ve değerlerdir. Bu noktada şairde 'ilk şaşkınlığı, korkusu ve ürpertisi'nin bulunması kullanımında ise j0nğtsaştMikk, ürperti ve korku ilk insana ait değil, Lacan'ın işaret ettiği gibi e00m(Msef-simgesel alanına geçmemiş dolayısıyla da bilinçle bilinçdışının MT aftdmadıgı çocukluğun erken dönemine aittir. Bu dönemde çocuk aammzai^Umayia 'varolan'ı, üzerinde dil ve dilin taşıdığı kültürel, tarihsel 0 0f^msal değer ve anlamlar olmadan algılar. İşte bu noktada şairin, madşım dünyevileşmesine karşı çıkması, ruhu teyakkuzda tutması ise yuka-gibi gerçeklik düzleminden kopmak isteyerek erken çocukluk br müddet yaşantıladığı ve ardından dili öğrenmesiyle birlikte doiayımsız algı, kokensel zevk ve mutlak tatmin alanına ait olan ve ÇtfÇek neVğinin ipuçları bulunan istenç, istek, arzu ve bazların kültü-Mmgefef-dHsel alanı karşısında bastırılması sonucu oluşan 'bilinçdışı'na . Yukarıdaki ifadelerde yer alan 'felsefede bir 'bilgi' meselesi olan şmde kendini kendi olarak insana duyurması durumu ise, şiirin, pğm neH^ne ait bilginin yaşantı içerisinde eyleme ve duyumsamaya da-Uraâ insana hissettirmesidir. Bu noktada felsefe ise varlığın ve gerçekli* durumunu çözmek için 'varolan'ı bilgi nesnesi yapıp üzerinde dü* leyi terah ^^fc^nesnesı yaptığı Varolan' üzerine akıl yürütür ve bul-açmadan aklın anlayabileceği bir düzeyde net tırir
TÜRK ROMANINDA FELSETÎ AÇILIMLAR
lama yapıl(a)maz, sadece duyumsanan, algılanmak istenen ile yetinilir ►u, ki felsefe ve felsefî söylem varlığın hakikatim, 'netliğini taınmlamaya çak^ noktada felsefî olarak hakikatin 'ne'liği; tarih üstü, tarih dışı, genelgeler evrer^ sel ve nesnel ilke', 'öz' ve 'özbılinç'tir. Felsefe 'varolan'dan hareket edip akn yürütmelerle aklın anlayabileceği bahsi geçen nesnel hakikati, 'özbılınç^orta ya koymaya çalışırken edebî eser, şiir veya roman ise fiziksel Varolan'yan^^da dilde de varolan'ı da tem olarak işler. Şiir ve şair, bulduğu hakikatin tarıhustu tarih dışı, genelgeçer evrensel ve nesnel ilke, 'öz', 'özbılinç' olduğunu umur samaz ve böylesine bir hakikati bulmak için de yola çık(a)maz. Boylesıne bir hakikat şiir ve şair tarafından keşfedilse bile, bu hakıat felsefî söylerT>de okkığy gibi aklın kabul edebileceği biçimde net kavramlarla örülen söylem halinde sun(a)maz, genelde telkin edilir; çünkü şiir, metaforik, sembolik dil ve imgesel anlatımıyla Varolan' ve dilde 'varolan' üzerinde yüceltmeler yapar. Bu yücelt meler hiç kuşkusuz fiziksel ve dilde 'varolan'ı Kant'ın ortaya koyduğu gibi aş-kın-transandantal'e benzer bir duruma ve konuma taşır. Felsefe ise Varolan'dan hareket edip akıl yürütmelerle bulduklarını aklın kabul edeceği biçimde net kavramlarla ortaya koymak amacıyla yola çıktığından genelde edebî eser ve özelde ise şiirin Varolan'ı belirsizliğe iten bu tavrına karşı çıkar Bu noktada felsefe, anlam belirsizliğinden, metafizik bulanıklıktan kaçınmak için söylemini net kavramlarla örerken genelde edebî eser özelde ise şiir ve romanda ise dildeki gösterilene karşı gösterenler hep değişikliğe uğrar, bir gösterilenin birden çok göstereni varolurken dil hem anlama kapalı bir hale gelir hem de yorumlara açılır.
Hiç kuşkusuz şair ve yazar da yukarıda değinildiği gibi 'hakikate' ulaşmaya çalışır. Bu hakikat hiç kuşkusuz fenomenolojik bilinç felsefelerinin tanımladığı gibi tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer, evrensel ve nesnel temel ilke, oz, özbilinç' gibi belirli değildir. Şair ve yazarın ulaşmaya çalıştığı hakikat daha çok yorumsamacı ve tarihsele! felsefî eğilimlere uygun olarak Heidegger in ortaya koyduğu gibi zamansallıkta varolan ile diyalog halinde olma, tarihsel olma ile elde edilen ve ontolojik olarak da kendini restore edilebilir bir mahiyette Kim olabileceksem oyum/ Olabilecek olanım (I am who may be)" ifadeleriyle tanımlayandır. (Kearney 2010: 274).
Lacan ise psikiyatrinin dikkat çektiği bilinçdışı ve dilbilimin verilerini kullanarak insanın dolayısıyla da şair ve yazarın da kültürün dilsel-simgeset alanda sıkışıp kaldıklarını ve bu alan karşısında sürekli bastırdıklarının alanı olan bı-Unçdışına ve dolayımsız algı, kökensel arzu, mutlak tatmin alanı otan erken çocukluk donemifKİe, bir sure yaşantıladığı ve daha sonra da dili öğrenmesiy-\e kaybettiği alana dönmek istediğini belirtir. Lacan a göre kaybedilmiş bu Hırvar^'dır (Tura 2004: 197). Bu kaybedilmiş alana dönmek bir daha mümkün değiVdir ve insanın yaşamda uğraşı, çabaları ve kazanımlarının bütünü bu aUm kaybetmenin boşluğunu tamamlamadır Bu ned^^^yaşam hep ertelenen bu vaat alanıdır Burada ertelenen bahsi geçen M^^^^n^alanm <Vdbduı\An\ası. vaat İse insanın bu alanın doldurulacağına ^ur
noktada ^ır ve yazarlar, yaşamlarını sürdürdüğü kültürün dilsel-tLl alanında, insanın gerçek "neTıği ve varolanın “öz"üne varmak için ^J^Ozenndekı dil ve dilin taşıdığı kültürel, toplumsal ve tarihsel değer ve Husserlci fenomenolojik tavrıyla askıya al(a)maz. Onlar bahsi geçen tanhsel. kültürel ve toplumsal anlam ve değer yargılarını hem «^zyak bir tavırla dışlaştırır hem de kurguladığı yanılsama dünyasında düzlemini deforme ederek insanın gerçek 'ne'liğine ve 'varolan'ın ulaşmaya çalışır Fakat şair ve yazar, bu dışlaştırma ve deformasyonda, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları üzerinde taşıyan ıjri kullandıkça yine hedefine var(a)maz. Çünkü Lacan'a göre dil, 'varolan'ın ^fk neliğı ile insanın dolayımsız algısı arasına girerek bir kopuş gerçekleşil Jura 2004:181). Bu noktada şair ve yazarın anlatımındaki dil göstergele-finde gösterilen aynı kalırken gösterenlerin birbiri ardınca çoğaldığı görülür, lovleltkie şair ve yazar kültürün dilsel-simgesel alanında varolan'ın gerçek «eliğinden uzakta gösterenler içinde gösterenden diğerine geçip durur. Bu ısknda bir absurt durumu ortaya çıkarır. Bu durum tıpkı Albert Camus'nün Sısypbos Efsanesindeki kayayı zirveye çıkarmak için cezalandırılan Stsypbos'un çabasına benzemektedir. Sisiphos yerden kayayı zirveye taşır, tıkat her zirveye varıştan sonra kaya aynı yerine yuvarlanır. Şair ve yazar da kültürün dilsel-simgesel alanda hem kendine hazır sunulu dili ve bu dilin taşıdı tarihsel, toplumsal ve kültürel değer ve anlamları Diyonizyak bir tavırla paranteze alıp, dışlaştırarak 'varolan' hakkındaki öncül belirlenimlerden kurtulup varolanın hakikatine ulaşmaya çalışır. Fakat arkasından yazın eylemlerinde tekrar din kullanırken hem, dili ve bu dilin taşıdığı anlamları ve değer yar-gdanm kurmuş olur hem de Lacan'ın işaret ettiği gibi 'varolan'ın hakikatinin, dolayımsız algısından uzaklaşır. Dolayısıyl da onlar da Sisipohos gibi aslında Lacan ın belirttiği üzere 'varolan'ın gerçek 'ne'liğini anlama, 'hakikatine ulaşma, metafizik soru(n)ları çözme noktasında absürt görünümdeki bir çaba içinde olur.
Hiç kuşusuz felsefe ile edebiyat arasındaki ilişkiye dikkat çeken her eleştiri imzısifKİa şiir ve roman gibi edebi bir metnin de aslında felsefi bir metin gibi varoU ın ne'liğine, 'özü'ne 'varoluş a, yöneldiğine dikkat çekilerek, bu çabaların genelde edebi eser özelde ise roman ve şiirde sembolik, metaforik bir dil w imgelemle kurulan yanılsama gerçekliğinin arkasında veya bünyesinde Dulwduğuna dair ifadeler yer alır. İşte bu noktada edebi dilin en önemli özelliğinin çalışmamızın önceki bölümlerinde de ifade ettiğimiz gibi Lacan'a göre yaşanan çıplak gerçeklik düzleminin unsurlarının metafor, imge ve diğer söz sanatlarıyla yüceltilmesidır. İşte kültürün simgesel-dilsel alanında yapılan her yüceltme, yin^SMun simgesel-dil alanında olan yaşanan gerçekliği ve varolan'ı edebî dilin yüceltmelerinin arkasına,
definlere kendi metafor ve sembolik dil özellikleri-
rin yucelme^^^^^HL’^^'Öi ‘varolan'ın 'ne'liğini, 'öz'ünü ve 'varoluş'u yin
TÜRK ROMANINDA FELSEH AÇILIMLAR
yüceltmelerin yapıldığı dilsel alanda aramaya yönelir. Aslında roman w ^ kullanılan edebî söylemin özelliğinden doğan bu Vardan'm nelığım, o^yı^ Varoluş u arama ve arama esnasında saklama çabası da Sısıphos Scy^ mi'r>deki durumla benzerlik görülür.
•Oidipus, bilinçdışı arzusunun çekirdeğini atarak insanın kültürün dtvıya. sındaki yüceltme metaforlarma ilişmesini sağlamaktadır. Çünkü özne biîmçdr şı arzusunu tatmin için aslında beyhude bir çabayla temel arzusunu kulturd yüceltmelerle tatmin etmeye çalışacaktır. Her aşamada frustre olacak, htr aşamada yeni bir imgesel özdeşleşmenin, imago'nun (görsel imge) peşmt takılacaktır. Aslında bilinçdışı arzu kültüre uygun dileğin ardında metommık bir artık olarak kalacaktır. Kültürel insanın temel dramı ve çelişkisi budur işte Ardında bıraktığını ileride arayacak; toplumsallaşmanın ilk adımı ile yitirdiğim (yani narsistik bütünlüğünü) toplumsallaşma sürecinde kapatmaya çalışacaktır. İşte bizi kültürel dünyada yol almaya iten nostaljinin, eksiklik duygusunun temeli budur' (Tura 2004. 197).
Felsefe ile şiir arasında hem Varolan ın 'ne'liğini tanıma ve varoluşa gidiş noktalannda önemli farklar hatta karşıtlıklar vardır. Filozof, felsefî söylemini net kavramlarla örerken şiirin "kudretine teslim olmaz. Şiirin 'teslimiyet ya da 'kendini unutma' talebine filozof zihinsel arayışlarındaki hareket ile cevap verir. Çünkü düşünme anında filozofun zekâsında şiir olana karşı bir isyan vardır. Birçok felsefî metinle şiir arasındaki şaşırtıcı yakınlığın felsefe lehine sonuçlanmamış olması, filozofun kendi 'ben'ine bir isyandır. İsyanın diğer yanında hayranlık yer alır. Filozofların şairlere ilgisinde genellikle hayranlığın payı' vardır (Aydoğan 2006. 48). Felsefe ile şiir arasında kurulan bu tür ilişkiler hep Alman hermeneutik, yorumsamacı ve tarihsele! felsefî geleneği göz önüne alınarak yapılmıştır. Bu felsefî geleneğinin karşısında yer alan ferx>merx>k>jik bilinç felsefelerinde ise Platon un başlattığı ve arkasından Aristoteles'in olgunlaştırmaya çalıştığı net kavramlara dayanan felsefî söylem kurmak için felsefe ve felsefî söylemin edebî olandan ve retorikten kurtarılmaya çalışıldığı görülür.
Felsefe tarihi göstermiştir ki yukarıdaki ifadelerde değinildiği üzere felsefe-nin, ŞNrm kudretine teslim olmamasının nedeni genelde edebî eserin, özelde fse ŞMnn yorum gerektiren metaforik, sembolik dili ve imgesel yapısıdır; çürUcu edebi eserin ve şHrin bu dili, anlam bakımından matematik kesinlikte nesnel anlam arayan ve bu nedenle de söylemini net kavramlarla kuran felsefe açısaldan bülamk. belirsiz ve muğlak kabul edilir. Şairin 'kendini unutma' talebi ne fHozof ‘bftnçU bir halde akıt yürütmeleriyle karşılık verir Fakat yine de Sartre VI Manto romanında Roguentîn'In tavrında görüldüğü gibi filozof da Vendvıde keşfetmek için Husserl fenomenolojisının ortaya koyduğu- tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder