tesettür ve felsefi konular

tesettür ve felsefi konular

 en güzel yazıları yazan tesettür diyorki karşı direnirler. Bu nedenle bu tur mahallder guıvielHr mekânlarıdır. Burada zamanın geçtiğine dair en küçük be oiayi nılmaz, buralarda yalnızca kendilerini sürekli yineleyen durumiar veehun^ vardır. Zaman burada ilerlemekte olan h»çbtr tanhsd devmme bunun yerine kendi çapında gunun, haftanın, aym devn gibi çok dar ilerler. Zamanın bu çeşitten

ilerleyişiyle birlikte bu mekinlarcU bf' ^ gündür yalnızca, bir yıl bir yıldır, bir yaşam da bir yaşamde Her yıl durr^idr aynı etkinlikler döngüsü yinelenir, aynı durumlar yaşanır durur Bu rıp larda insanlar yemek, içmek, uyumak, kuçuk entrikalar çevirmek, evlerde dükkânlarda oturmak, dedikodu yapmak ve deneyimse! olarak ekle edütme yen transandantal alana yönelmek, apriori bilgiye inanmak gibi kaçak lerle zamanını geçirir. Bu tür döngüsel gündelik zamandır, sıradan, alelade # bayağıdır. Zaman bu İstanbul mahallelerinde mevcut statik durumu deq cek herhangi bir olaydan yoksundur ve bu nedenle neredeyse zamar Varolan'dan paranteze alınmış gibidir. Bu mekânlarda hiçbir buluşma h^bf ayrılma gerçekleşmez. Zaman ise böylesine mekânlarda kendisini ağır aksak sürükleyen kısır ve kasvetli bir hal alır. Hüseyin Rahmi İstanbul da farklı karna valımsı mekânlarda hayata ve hakikate ilişkin en yakın anlamın yeşermeye başladığı diyolojik söylemi kullanır. Hüseyin Rahmi, eserlerinde bir mekân olarak İstanbul'u işlerken, bakışını resmi hiyeraraşı ve monolojık
Hiç kuşkusuz Hüseyin Rahmi'nin yukarıda ayrıntılarıyla ortaya koymaya çalıştığımız İstanbul'un değişik mekânlarındaki farklı yaşamlardaki farklı hayat şekilleri hiçbir zaman Aydınlanma dönemi Fransasının yaptığı gibi geçmişle bütün bağlarını kopar(a)mamıştır. Bu mekânlardaki yaşamlar, kurumlar, değerler anlamların kendini yenileyişi Almanlara özgü bir tarzda geçmişi ayıklamadan, eski kültürel bağlarını devam ettirmek şeklinde olmuştur. Bu tur yaşam şekillerinde her ne kadar değişik düşünce, teori ve önerme görülse de bunlar net kavramlara dayanan felsefî söylemi ve sistemi içermez. Huseym Rahmi'nin romanlarında fragmatiksel olarak görülen düşünce teori ve önermeler yaşamla iç içe verilir. Hüseyin Rahmi romanlarında bakışını İstanbul'un karnaval mekânlarına ve ilişkilerine yöneltirken Abdülhak Şinasi Hisar ise İstanbul aristokrasisine ve onun mekânlarına çevirir.
“İstanbul aristokrasisinin hayatını enfes tasvirlerle sunan Aböulhak Ştnssj hh sar'da ise Epikurcü bir felsefenin izlerini bulmak mümkündür Çamlıca dakı Eniştemiz, Ali Nazmi Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği gtbt romanlar hmik\ftn örneklerdir. Hele Fahim Bey ve Biz. Marcel Proust'u da aklimıza getiren, olum ve hayata dair hesaplaşmalarla dolu muhteşem bir eserdir
SDeMoİMiı okuyup bitvenier kendilerini bir harpten çıkmış İr tehHe bombardımanına tutulur okuyucu Mahşer'de f l^n dönen gas subay Hıhat ış ararken 'bırak şimdi gaziliği fı->ndi yok* sözlerini duyar Savaşanlar ve Istanbul’dakiler ara-
r ve be İÇ hesaplaşmaya girer okuyucu. İşte size felsefe l Horaiıya'rvn ICokuğu adlı eseri ise ihtiva ettiği fel-‘ ûAip ve kekme terdhleıiyle kayda değer bir romandır.
* %»nanı ise hakikaten tereddütler arasında kıvrananlann hi-I sanat kadv> erkek İşkisi, ölüm gibi konularda felsefi lif ^ fâylervıcffle iç ıçesmizdir. ^r>dre Cide'den, Oscar Wilde'a, Mark-»dıe Aıygulanm kaybetmiş 'deracme'lere. Katolik izdivaçtan ser-I apı^ tietzscKe felsefesine kadar pek çok hususta hesaplaşmalarla sürer «ûebeyk 2006:57-S8).
bu iadelerde olduğu gibi Peyami Safa'nın romanlarında fel-lödu etmek, asbnda Peyami Safa’nın sistem ve söylem felsefesırvn, ontdoysl. epistemolojisi, etiği, mantığı, metaflzl-ve ndv gerçcMı ve ne’kk anlayışı, tümeller karşısındaki tavrının olarak felsefi bîr söfylem bütünlüğünde kurulduğunu var-Söyle bir kkliada bulunmak aslında gerçekle bağdaşır Safa rvn romanlarında bahsi geçen felsefi bir söy-
(ar felsefî söylemlerinde anUm belirsizliğini ortadan kaldrnnak t anlam belirsizliğine yol açan imaya dayalı soz sanatlannöan hem de , aktarmaktan uzak dururlar
Hiç kuşkusuz yeni bir devletin kurulması için ortaya çıkan rmik ¥e duyuş ve düşünüşün ardından yavaş yavaş içine kapartan btreyi w for*--kültürel ve felsefî bağlamda tekrar Batı'ya ve dış dünyaya açan en liyet Haşan Ali Yücel'in Dünya Klasikleri'nı tercüme ettirme gınşımtde Hm ^ kadar Batı felsefî söylem ve sistemlerini tanımı açısından romatKilanma mm li bilgi birikimi ve donanıma sahip olsalar bile okuyucu açısından bunu mek neredeyse imkânsızdır Bahsi geçen tercüme faaliyetinin ardından sanatı, felsefesi ve romanıyla tanışan okuyucu kitlesinin de romarKidan bffc lentileri değişir İşte bu noktada romancılar artık kaleme aldıklan eserffnnd# ya işledikleri temaya uygun bir felsefî zemin ararlar ya da içinde duşuce teori ve önermeler barındıran romanlar kaleme alırlar. İşte bu tur romaniann #n önemlilerinden biri de Oğuz Atay'm Tutunamayanlar adlı romanıdır
‘'Bir Tereddüdün RomanTnda mütereddit olanlar Reyami Safa'dan yakl§}ik yarım asır sonra yazılan Oğuz Atay'm Tutunamayanlar adlı romanında farklı bir formda tekrar gorulur. Baştan sona bir hesaplaşma ve felsefe setidir Tu tunamayanlar. Selim Işık, Olric ve daha onlarca karakter, okuyucuyu yer yer istihzalarla da dolu bir düşünce karnavalına davet eder" (Ozbeylı 2006
Hiç kuşkusuz Oğuz Atay'm Tutunamayanlar adlı romanının başkışısi Selim Işık'ın Varoluşçunu gerçekleştirme çabasının tem olarak işlendiği bir romandır Bu noktada romanın başkişisi Selim Işık yaşadığı mevcut donemdeki dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlarla kuru lan 'varolan'ı reddederek, hem 'ben'ini korumak, yabancılaşmasını önlemek hem de varoluşunu gerçekleştirmek için mevcut gerçeklik düzleminde bulunan varolana karşı amansız bir mücadeleye girer. Fakat sonunda bu mücadeleyi kaybedip intiharı seçerek 'ben'ini korumaya çalışır. Bu noktada Selim Işık hazır sunulan 'varolan'ın değer ve anlamlarının neden reddedilmesi gerekti ğini felsefî söylemde olduğu gibi kavramlar aracılığıyla akıl yürütmeleri kulla narak ortaya koymaz. Daha çok mevcut 'varolan'ın eklentileri olan hazır sunu-lu değer ve anlamların kendi yaşamında bıraktığı derin izlerin hayatını yaşanmaz kılığından dolayı bu varolan'ın tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yar gıları ve anlamlarını reddeder. Bu noktada Oğuz Atay'm Tutunamayanlar'ı Varoluş'a yönelen Varlık'ı arayışın romanı olarak görülür Tutunamayanlar'da 'varlık) arama her ne kadar teorik akıl yürütmeleriyle değil de yaşamın içinde gerçekleştirilmeye çalışılırsa da Oğuz Atay romanında çok iyi bilinmesi gereken filozof ve edebiyatçıların isimlerini sayar Bunlar; Soren Kierkeegard Osvvald Spengler, Franz Kafka ve Fnednch NıeUsche'dır (Atay 1967 82). Bu sayılan isimler içerisinde Nietzscheve Kierkeegard varoluşçu filgzoHar olarak görülürken (Blackham 2005: 5). Spengler ise tarih felsefecisıd^^|^2005 1549). Tutunamayanlar'da bu isimlerin one
„ im>i[ lirrir «m*n içif'd* bıreınn eytemlenne dayanılarak ^ *^^„^İn9M0kal olarak felsefi düşüncelerin bulunduğunun bir
rominirt roman' addetmek doğru değiidir; vayı^ ontok^k bir problemdir ve zaten her tur ^ Hıpüisa olmaz varkk şartından biridir. Oğuz Ata/ın Tutunamayan-Rli diğer arayış romanlan arasında Peyami Sata nın Bir Te< I >ft Ahmet Hamdı Tanpır^ar'ın Huzur adlı romanı da görülür.
tutunamayanlardan başka bir de huzursuzlar ^niı ıetlıi|pe>ifinriı Tanpmar'm Huzur adlı romanındaki Mümtaz île Nu-«ara arka pUnda teshir edla bir İstanbul siluetiyle birlikte, duşun-İM huzursuzkık doki bir hikâyeyle karşı karşıya bırakır sizi. Mümtaz hmura kavuşturacak bir ıç nizamı aramaktadır, ölüm, sosyal meşe* aiıt «mâ IMtr. tabiat gibi temel bazı hususlarda devam eden bir musa-iv«e-uftlr vardv Hedef ise huzur ve hakikat. Huzurun olmadığı yerde teini ke arayıı başlarmştv brte" (Ozbeyk 2006. S8).
Ib aoüadi Huzur'vm Mûmtaz'ında görülen huzursuzluğun, romanda ne mâ «ki pttnı göndür ne de bu huzursuzluk Huzur'da bir telsefî söylemle ıMi^Mur Yukarxla da bahsettiğimiz gibi Mümtaz'ın huzursuzluğu Aydın-1 •enomertolojık bilinç telsetesiyle kurulmak istenilen bir algılamanın I üimaya başUmıldığı bir dönemde "varolan'a yorumsamacı ve tarih-ilt bı UfvvU yönelmesiyle ortaya çıkar. Günümüze yaklaşıldığında ise Türk ı bff ûncekı doneme oranla görülen bütün huzursuzluklar, tutuna-teredduder ve arayışlar herhangi bir telsetı söylem ve sisteme ait ^*tan ziyade yaşamın içinde ortaya çıkan ve romana yansıyan temalardır.
} lemaUrm ışlerxitğı romanlardan Ihsan Oktay Anar'ın “Etrasiyab Hi-Amat EW Şatak ın Pinhan'ı tarklı dil kullanımlarıyla ve üstü açık veya Mlulcbcfl göndermeleriyle dikkatleri" üzerine çeker, (özbeyli 2006:58).
I|le bu ifadelerde görülen 'örtülü telsefî göndermeler' ibaresi anlam belir-t düşmemek iç'^ söylemirû ve sistemini net kavramlarla ortaya koymak > felsefenin kabul edemeyeceği bir tavırdır. Çünkü felsefeciler ve fılozot-\m bhii söylemin ve sistemin edebi söylemde olduğu gibi sembolik, meta-İDfdbv dİ ve imgelemle ifade edilmesine karşıdırlar. Felsefî teori ve önermeli bu şeldkle edebi bîr söylem olarak kurulduğunda yüceltmelere, belirsizliğe, îrirtıbOı yönelerek metahzık, irTasyor>el ve transandantal alana girme eğı-MMle bendim gösterir Felsefî söylem ve sistem imaya dayalı bir dile değil «lif la^imlıri riay^ âuA yürutmelenyle kurulur Bu noktada herhangi bir I ve sistemin r>et kavramlarla örülmesi ise romanın tür
-Btzim edet>orarfmtz mrsrUr n^ini kaybettikten sonra ytina kadm w w, »şkı İdinde kaldı Bu ıkı temin öe ^trierimade ve nasırlefimede nâ* »ece». yet bÜgUehn mihverine dair hıçbtr uhM, muşshede ve sihir iaymek fdam D^ha şimdi şimdi kaba ve iptidai tarzda birtakım sosyal meseleân tdıkşa bmıza m^vzu olmaya başladı Şiirde ve romanda mutlaka be tez aramOk da vasmdan çok uzağız Bir sanat eserinde kiinat, dünya msan görüşü, Bm la taplannm ispatları gibi hadiselerden kanunlara çıkan birer ahrmatıon^alaa da cevaplarını mantıkta ve belagatte bulan mahkemeler değil, sanatkkm toplu sezişinden ve serbest müşahedesinden doğan, vizyonun bize yapo^ telkin ve içimizde kımıldattığı manalann umumi manzumesidir Her ne tan/ tan baksak bugunku Türk edebiyatında kadına ve memlekete ait Hu nev sevdanın fikirsiz ve iptidai hassasiyetinden başka hiçbir şey goremıyorvt (Safa 2006 60).
Peyamı Safa'nm bu ifadelerinde Türk edebiyatında kaybolduğuna dair işaret ettiği mistik yön, toplu seziş, kolektif şuuraltı gibi meçhul kaynaklı metafi zik ve psişik eğilimler aslında 'varolan' üzerinde net bilgi elde etmek isteyen felsefenin karşıt kutbunda bulunan alanlardır. Bu alanlarda 'varolan' üzerine bilginin kaynağı felsefede olduğu gibi akıl yürütmelerden ziyade Dıyonızyak eğilimlidir. Dıyonizyak yaratı ile ortaya çıkan edebî eserlerin barındırdığı düşünceler de felsefî karakterli değil daha çok yaşamın ve edebî olanın arkasından belirsizdir. Bu nedenle bir edebî eserde net kavramsal felsefî bir söylem değil bu söylemin ifade ettiği düşüncelerin benzerleri bulunur. Bu noktada Peyamı Safa ise her edebî eserin "izahlı ya da izahsız bir felsefe görüşü ihtiva’ ettiğini "Mevlana'nın ve Yunus un mistik, Nedim'in epıkürcü, hedonist’, (Gökçe 2006 10). oluşu gibi örnekler verir. Hiç kuşkusuz yukarıda da değindiğimiz gibi edebi eserlerde farkına varılan bu tür fragmatıkal yönler bu edebi esen birer felsefî eser konumuna yükselt(e)mez; çünkü felsefî eserin bilgi kaynağı net kavramlara dayanan akıl yürütmelerdir. Filozof veya felsefeci tarih ustu, tafihi a^n, genelgeçer, evrensel ve nesnel temel 'ilke'yi, 'özbilnç'i belirlemekle kalmaz, bu ilkeye varolan dan hareketle hangi akıl yürütmelerle nasıl varıldığını da sunarak benzer akıl yürütmelerle gidileceği vakit aynı ilkeye varılaca-ğmı göstermeye çalışır. İşte bu noktada felsefe, M.Ö. VI. yüzyılda Mıletlı Thales le başlayan felsefenin günümüze kadar yukarıda belirtildiği gibi tarih ustu, tarihi aşan, genelgeçer, evrensel ve nesnel temel ilke ye, ozbilinç'e öz e I aradığı matematik kesinliğe, geçmişte hangi akıl yürütmelerle varıl-I sonradan aynı akıl yürütmeler kullanıldığında aynı nesnel İlkeye varıl-^^raşKİır l^te bu tur belirlenim alanı, edebî eser açısından düşünuldü-f >wfeme ne de ulaşılmak istenen 'hakikat e dair bir kesinlik vardır ‘ğsefî bir söylemde görüldüğü gibi bizler önceden bir şair ve ya-^2 sezgiler, duygular, yüceltmeler ve düşüncelerle o sairin ğt hakikat e varabilir miyiz? En azından felsefe targ (Uyanan akıl yürütmelerle gidileceği vakit hani felsefî söylemler mevcuttur. Ama felsefe I yöntemin ne de hangi yöntemle nereye val
*' Türk romanında hassasiyet ve hayal zenginliğine mukabil, halis fikir kıtlığı-nm sebepterine gelince görülecek şey. edebiyatımızda şur nev'inin eski ve butun nev'ılere hâkim bir an aneye sahip oluşudur. Bunun için bir şiir azmanı olan Türk romanı, felsefe ve ilim kulturu mahsulu ciddi bir tahlile kapılarını açmamıştır" (Gökçe 2006.10).
Pcytmı Safa bu ifadelerinde şiirin geçrnişten beri bütün bir Türk edebiyatı-^ hitom oluşuyla edebiyata ve edebî esere sokulmak istenen felsefî düşün-^ fngHledı^ı gerçeğinin altını çizerken şiire yaklaşım yönünden felsefe, mıof ve felsefeciyle aynı düşünceleri paylaşır. Şiirin bbylesine felsefî olana IHİan hale gelişinin nedeni şiirin çeşitli metaforik, sembolik dil ve imgesel (iitımınddn dolayı dilde varolan' ve 'fiziksel varolan'ı yüceltip transandantal görünüme sokarak metafizik bulanıklığı ve belirsizliğe itmesidir. Bu da |irck fiziksel gerekse dilde varolan üzerine akıl yürütmelerin önüne geçer, ffbefl so)rtemin akıl yürütmelerinin net kavramlarla ifade edilmesi gerektiğine Aman Platon, ideal devletinde şairleri kovarak bu şairlerin düzyazı kaleme ıknaUn halinde onları devletine kabul edeceğini bildirir. Bu noktada düzyazı, fnetiforık, sembolik bir dil imgesel anlatıma kapalı olduğundan 'varolan'a f«nekk olarak daha fazla felsefî akıl yürütmelerin yapılabileceği bir alan sunar. Otondan yüzyıllar sonra Lacan da metaforların yüceltmeye yol açarak insa-w gerçek ■'ne"liğinin bu yüceltmelerle kültürel "kim"rıkler karşısında derinlere İtildiğine, belirsiz hale sokulduğuna işaret etmektedir. Bu noktada yüceltmelerin ardında bilinçdışına bastırılmış arzuların hedef aldığı nesneler, toplum tarafından kabul gören yeni nesnelerin ikame edilmesi yatar.
'Lacan'a göre insan kendi gerçekliğini giderek üst üste yığılan metaforlarla düşünür, böylelikle kendi gerçekliğiyle düşüncesi arasında bir uçurum meydana gelir. Üst üste yapılan metaforlar ardında bilinçdışı simgeler kalmıştır, insan kendi gerçekliğini giderek daha toplumsallaşmış simgelerle düşünür ve dile getirirken esas çıplak gerçekliğini dile getiren simgeleri geride, bı-Hnçdışında bırakmış olur Kültürün simgesel düzeninin sağladığı hatta empoze ettiği metaforlar zinciri, bastırmadan başka bir şey değildir, insan bıyo-lofik bir varlık'tan Kültürel bir "özne' olma yolunda, temel dürtülerine toplumsallaşmış tatminler aramak suretiyle ilerler. O halde “gerçeklik ilkesi" de
nen şeyde l çekliktir > ilkesi altııj teğın an
İuruma ek^ lakıl yür^
ilen “gerçeklik.' doğal bir gerçeklik değil, kültürel bir gerile 'haz ilkesine' tam anlamıyla karşıt sayılamaz. Gerçeklik ilkel dürtülerine kültürel tatminler arar. Her kültürel is-bir arzu yatar"
butun turtere uzun sure hükmettiği bir edebıy tta, yazın turt^ teori veya onermer^m dâhil olması oldukça guç olur
Yine de 1940'lı yıkara ge ırvtu. nde ise Türk romanı Bat' f ^tagmatikal olsa da kapılarını açar p felsefelerin içinde en g,tL ~ varoluşçuluktur. Varoluşçuluğun c a yakından bir lemtl* ’
Varoluşçu felsefenin hemen hemen butun filozoflarının edebiyatı' ^
*'‘>kı içinde olması bu f^tlsefenın Eski Yunan da Eski Yunan felsefesinde ^İbi problematıVmın odağına varlık sorunsalını oturtmasından kav Ç^nku Modern Çağ'h birlikte felsefî söylemlerin
tasarımlarına, kurgulamalarına ve eklemlerine dikkati yoneltui rn ^aıu »tmiştir. Eski Yunan ile başlayan felsefi tavır ise daha çok nesn^'v ^ üzerine eğilip, 'ozne'den kaynaklanan anlam ve değerleri one çıkanrkç^ tu^ ^^ğ'la birlikte felsefenin dikkatini yönelttiği 'varlık' olarak özne ^
^ anlamların ve değerlerin kaynağı olarak görülmüştür
va ^Jsuz önceki bölümlerde de değinildiği gibi Türkiye'de denigenelde edebî eserler üzerinde tanınır Bunun da en önemli ne
^ ' artre ın bir romanı olan Bulantı'sının bir fenomenolojik ontoloji dene oraVarlık ve Hiçlik'ten önce çevrilmesidir Bu noktada Bulantı nın (jok
Yira^ Çevrilmesine karşılık Varlık ve Hiçlik Turkçeye 2008'de tercüme edıiu eiddi^k'^^'^'^^ değinildiği gibi okuyucunun Ahmed Midhat Efendı'den ben en . '^onuları romandan öğrenmeye kalkışması varoluşçuluğun Türkiye'ye likT 'girmesine neden olur. Aslında Sartre, Bulantı'yı, Varlık ve Hıı;
\ en önce yayımlar ve Bulantı'nın kurgusal dünyasına yedirilen felsefi teori sö T ^onra kavramsal olarak Varlık ve Hiçlik'te daha detaylı olarak felsefi ^Vem halinde ortaya koyar. Varoluşçuluğun Türkiye'de teorik anlamda ta-^'nması Î940'lı yıllarda olur, özellikle Sartre'ın 'A/aroluşçuluk Bir Humanızma-^d\\ yazısının Milli Eğitim Bakanlığının Tercüme dergisinde yayımlanması varoluşçuluğun Türkiye'ye girişinde sağlam bir zemin hazırlar. Bu noktada ilmi Uya Olken'in varoluşçu felsefenin Türkiye'de tanınmasına yönelik olarak ^tanbul dergisinde kaleme aldığı yazılar ve yayımladığı çeviriler de varoluşçuluğun Türkiye'de tanınması açısından önemli çabalar olmuştur.
^l^tleyen yıllarda ise "Ankara'da aylık olarak yayımlanan ve Mavi Hareketi'nı oluşturan şair ve yazarların bir araya geldiği Mavi dergisi (1 Kasım 1952-Nisan daba sonraki yıllarda varoluşçulukla iç içe olacak pek çok yazarı bir araya Xopla\.Cİuner Sümer EeritEdgü. Ahmet Oktay. Orhan Duru, Demir özlü gibi wm\«,öncu\uğunde "sosyal realizm" adını verdikleri bir
vunsâlar da yukarıda isimleri sayılan yazarların o dönemde metinlerde gösterdikleri eğilimler ve derginin "sosyal pek fazla örtüşmez öyle ki Demir özlü. Sartre *^lJûunun agk etkilerini gösteren, bireyi ve onun bunalımlarını anlat bir araya toplayan "Bunaltıyı bu donemde yayımlar. Bu bakım s^^JJJ^claha sonra *1950 Kuşağı* olarak adlandırılan ve varoluşçu pek *^1u>vramı eserlerinde işleyen bir grup yazarı bir araya getirmek gibi yerme getirdiği söylenebilir. Attılâ Ilhan sanki bunu öngörmüş ve ^ -sımsız olarak "Sahte Bir Peygamber/J. P, Sartre* (A. Ilhan 1954: 1) adlı yayımlamıştır. Mavi çıkışında yer alan Ahmet Oktay yıllar sonra "Butun ^ft^akyem bir söz söyleme kaygısıyla orada buluştu. Temel tezimiz şuydu: incııt edebiyat, Sait Faik dışında tükenmiş, işlevsizleşmiş bir edebiyattır. pH soluğa, yeni bir biçim ve biçeme gereksinim vardır. O. Akballar, B. ıgapMcr donerTH, kapanmıştır" diyerek bu döneme ve oluşuma ışık" tut-u$iıır' iKuft 2009-140). Bu dönemde 'varoluşçu' felsefenin Türk yazın haya-Uıbuyukbır ilgiyle karşılandığı görülür. Bunun en önemli nedeni de süreli MNarda varoluşçu felsefeyi konu alan yazıların sayısının artışıdır. Bu devre-f varoluşçu felsefenin Türk edebiyatında konuşulup tartışıldığı en önemli ifi yayınlardan birisi "a" dergisidir. Dergide; Edip Cansever, Cemal Süreya, f^Uyar, İlhan Berk gibi İkinci Yeni şairleriyle birlikte, Ahmet Oktay, Demir k, Adnan özyalçıner, Erdal öz gibi varoluşçu felsefenin çeşitli etkilerini «t«ren isimler çeşitli edebî eserleriyle yer alırlar. Dergi ilk sayılarında 1950'll Imn önemli tartışma konularından olan 'Toplumcu-Gerçekçi'' edebiyata şı breyi one çıkaran bir edebiyat anlayışını önerir. Bireyi anlatan yazarın da çekçi olduğu görüşünden hareket eden bu düşünceyi başta Demir özlü ve İli Öz olmak üzere diğer dergi yazarları da savunur. Derginin 16. sayısının roluş (Existence). Filozofları ve Varoluşçuluk (Varoluşçuluk), özel sayısı" ik çıkması varoluşçuluğun ciddi olarak ele alındığının bir göstergesidir, lyıllardâ pek çok süreli yayında varoluşçuluk çok yoğun biçimde tartışılır.
Idonemde Değişim dergisi "intihar özel Sayısı" adlı özel bir sayı yayımlar. îTi yılların önemli bir başka dergisi olan Yeditepe ve yazarları da kışçuğa ve buna bağlı konulara genişçe yer verirler. Yücel, Pazar Postası, İstanbul, Yeni Ufuklar. Yelken. Yordam gibi dergilerde Sartre. fiegaard, Camus, Jaspers gibi varoluşçuların üzerine yazılar yayımlanır, fc yanlarda yıllarca süren tartışmalarla birlikte bu akımla ilgili ciddi kitap-a bu yıllarda Türkçeye çevrilir. Bu çeviri faaliyetinin 1950'den sonra birden ası ve özellikle de 1960-70 arasında akımın hemen hemen bütün temel 4annın çevrilmiş olması oldukça dikkat çekicidir, "de yayınevi" ile "Ataç * başıı^âi^.^'J faaliyetle birlikte varoluşçu yazarların eserlerinin
SSl düşüncelerin Türkiye'ye aksi, varoluşçuluğun Türkiye'de diğer felse £e aöre yazarlar arasında daha bir önemini daha bir arttırmıştır Bu noktad, varoluşçuluğun tarihsellik karşısında anakronik tavrı, toplumsallığın karşısmd, bireysellik tutumu, önceden kabul edilmiş bir 'öz'ün karşısında surekl varoluş a önem verişi, Demir özlü'nün aşağıdaki ifadelerinde görüleceği gıb. dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlan reddedişi gibi çıkışları Türk yazarları derinden etkiler.
-Nihilizmin, eski, kokuşmuş geleneklere karşı çıkışı, geleneklerle alay edıçi öfkesi bize örnek oldu. Bu yeni dil çağdaş düşünceleri anlayabilmemize yol açmıştır. Osmanlıca sürseydi çağdaş düşünceleri kavrayamayacaktık ik -bu büyük yetenek, büyük birey, derin duyuşlu bu şair- özellikle Alemdağ'da Var Bir Yılan' adlı kitabıyla önümüzdeki kalıplaşmış rasyoneli yıktı, bize duyuşun, bireyliğin, yaratmanın yollarını açtı. Orhan Kemal, başarı İl edebiyatı ile bizi etkiledi. Öte yandan da Sartre'ın çağdaş. Kalka nınsa onu ne durulmaz, bizi kökten saran etkisi geliyordu" (Kurt 2009: 141).
Bu ifadelerde özlü kendi kuşağının Nihilizme ve de yukarıda görüldüğü gibi varoluşçuluğa yönelmesinin en önemli nedenleri arasında yerleşmiş, hazır sunulu değer yargıları ve anlamlara karşı çıkışları olarak belirtir. Hiç kuşkusuz kendinde varlık'ı gerçeklik düzleminde kuran ve kurgulayan dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlardır. Bu noktada dil varolan'ı ve gerçeklik düzlemini sadece aktarmaz aynı zamanda kurar ve kurgular. Bu nedenle dili değiştirmek aynı zamanda gerçeklik düzlemindeki eklemlenen kurgusal hale sokulan 'varolan'ı değiştirmektir. İşte bu hususta Nihilizm bireyin içerisine fırlatıldığı gerçeklik düzlemindeki değer yargıları ve anlamlara karşı çıkarken varoluşçuluk ise Husserl fenomenolojisinin işaret ettiği mevcut dil ve dilin taşıdığı değer ve anlamları dışlaştırmasıyla gerçekliğin üzerindeki dil ve dilin taşıdığı değer yargısı ve anlamlardan oluşmuş perdeyi aralar, işte bu nedenlerle Ahmet Oktay kendi kuşağının kendilerine sunulu, yerleşmiş dili ve dilin taşıdığı değer yargıları ve anlamlan paranteze almak isteyen yazarların nihilizm ve varoluşçuluğa
^ ^*^^ode düşünmeyi düşündüğünü' ve bu noktada 'varolan'a ken-anlamlar değer yargıları yükleyebileceğim ileri sürer. (Tura 2007.
bu noktada gerçekleşir, özgürlüğün bir göstergesi de bire-Bireyin hiçbir değer yargısı altında kalmadan bir seçim yapması ' ^gösterir; çünkü birey bu dünyaya gelişiyle istemediği dil,
değer yargıları ve anlamlar içine fırlatılmıştır. Onun seçimini ge-^yOnlendıren ise bu değer yargılan ve anlamlardır.
^ kuşkusuz çalışmamızın başından beri ifade ettiğimiz gibi bir romanın ^uyle Sartre'ın Bulantı romanında olduğu gibi bir felsefi sistemi işlemesi jfc ındef O^rulen bir durumdur. Çünkü felsefi sistem söylemle, söylem ise y^ımtarla kurulur. Bünyesinde imge, sembol, söz sanatları ve mecazi ifade-ırgıbı dilsel özellikler görülen edebi eser ise kavramlardan kaçınmayı tercih şğgf Bu nedenle roman sadece bir felsefî sistemdeki kavramları fragmatikal ör halde tema olarak işler. Üstelik bir felsefeci ve filozof, felsefî sistemini ku-f»ken akıl yürütmelerle kendi kuramlarının geçerliliğini matematik kesinliğe ülışmasını isterken yazarın bu çeşit bir çabası ve isteği yoktur. Bu nedenlerle varoluşçuluğun etkisinde kalan Cumhuriyet dönemi Türk romancıları aifoluşçuluğu Bulantı'da olduğu gibi bir sistem ve söylem halinde kavramsal olarak değil de daha çok varoluşçuluğa ait kavramları fragmatikal işlerler. Bu garların başında ise Sabahattin Ali' Ahmet Hamdı Tanpınar, Sait Faik, Vüs'at 0. Bener, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan ve Tahsin Yücel, Leyla Erbil, Adnan ûzyaiçıner, Tomris Uyar ve Kâmuran Şipal vardır. Bu yazarların eserlerinde dil ire dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlar karşısında bireyin kendini kimliksiz hissettiğini, fenomenolojinin 'nesne' karşısında anlamın kaynağı gördüğü bütün etkinliği verdiği 'özne'nin değersizleştiği görülür.
•Öznenin kırıldığı, ufalandığı ve kimliksizleşecek ölçüde genişlediği sezilir. Özne, nesnenin, konunun buyruğuna girmiştir, duygudan çok duygunun dönüşümlerinin, düşünceden çok düşüncenin hareketlerinin. İzlenim ânı diyelim buna, sanat tarihini izleyerek. Gramatik özne de belirsizleşir, özel adlar onemsızleşir ya da büsbütün silinir (Aylak Adam'ı düşünün). Kişi adılları da h^" - daftıliD gidebilecek bir ışık demetine benzemeye başlar (İpek ve Ba-jn, Bodur Minareden Öte yi) (Kurt 2009:143).
Romancıların Kafkaesk bir tarzda karakterlerine isim ver-î harfle adlandırması mevcut dönemde dil ve dilin taşı-
*, .^nhsel, kültürel ve toplumsa/ değer yargılar, ve anlamlara kar^ı br t««, dm çünkü her ad bir değer bildirir.
1950/1 yıllara galmdığınde varolüfçuluğün butun Türk ya«n hayatındım önemli (eltefl akım öldüğü görülür. Bu tarihlerde özellikle Demir Odu, fm Bdgu, Orhan Duru, Leyla Erbil ve Adnan Ozyalçıner fragmatikal br tavırdı varoluşçuluğa ait kavramları eserlerinde tem olarak işlerler
"Sarfre ve Csmus'nun İkinci Dünya Savafi sonrası estirdiği Varoluşçuluk ha vasini ilk bızler soluduk derinden Demir özlu'nun 1958 yılında yayınladığı ilk öykü kitabının Bunaltı adını taşıması boşuna değildir Ferit Edgu'nun yapıtlarının Kaçkınlar ve Bozgun adını taşıması da öyle Bu yapıtlarda bir bu nalım ağırlığı ve umutsuzluk sezilir derinden. Kısacası bambaşka bir oyku an layışı ve yeni bir söylem. İlk öykü kitabım Bırakılmış Biri de aynı ortamda ya yımlandr (Kurt 2009: 143)
Yazarların bu tavrının en önemli nedeni onların gerçeklik düzlemindeki 'varolan'ı kurgulayan dil ve dilin taşıdığı tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamları reddedişleri, gerçeklik ve Varolan'ı farklı algılayışlarıdır Bu noktada Ferit Edgü yaptıklarının rastlantısal değil bilinçli olduğunu, kendi lerinden "bizden öncekilerden daha değişik şeyler söylememiz gerekiyordu Kendi gerçeğimizi, kendi doğrularımızı bulacaktık. Bizden öncekileri okumuştuk, Büyük çoğunluğu, bizim gereksinmelerimize, sorularımıza karşılık vermiyordu. Dünyayı onlardan oldukça farklı algılıyorduk. Saplantılarımız yoktu Ve de inancımız. İnancımızı da kendimiz yaratmak istiyorduk" ifadeleriyle ortaya koyar. (Kurt 2009: 145). Bu nedenle dönemin yazarları adeta bir grup halinde varoluşçuluğun; 'İnsan özgürdür', 'özgürlük bunaltıdır', 'Varlıktan önce öz gelir', İstesek de istemesek de bağımlıyız', 'İnsan kendi kendini yapar'. Birey geleceğe dönük bir tasarımdır" (Kurt 2009: 145) söylemlerini ve önermelerini kullanırlar.
Hiç kuşkusuz bu söylem ve önermelerden 'insanın özgür' olması durumu Sartreın Husserl fenomenolojisine dayanarak ortaya koyduğu bir durumdur. Çünkü insan düşünme ediminde nesnenin karşılığı olan göstergelerle düşünmez, bu nesnelerin bilinçteki korelatıyla düşünür. Yani insanoğlu bu noktada düşünmeyi duşunur. İşte bu hususta insan mutlak özgürdür, özgürlüğün 'bulantıda olması hali ise Sartre'ın Bulantı romanında ortaya koyduğu gibi roman kahramanı Roguentin'in gerçeklik düzlemindeki 'varolan'ı bulantı nöbetlerinde dil ve dilin taşıdığı, tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlan Husserl fenomenolo|isınin işaret ettiği gibi paranteze alıp araya koymadan 'kendinde varlık' olarak algılamasıdır Bu nedenle sadece bulantı' nöbetlerinde değil, insan, gerçeklik düzlemindeki Varolan ı algılamasında bu 'varolan ı kufoulayan rasyonel bilinci askıya aldığı her durumda özgürdür; çunku rasyonel M,nem kendim hapseden rasyonellik kontrolünden kurndmuştur, İşte Nıetzsche mn felsefi soytemlndeki Diyonızyak tavır bu duru^^^j^^iz ör-tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder