tesettür ve felsefi konusu

tesettür ve felsefi konusu

 en güzel yazılarımızı yazan tesettür diyorki Msefenin aynlmaz İkilisi, can dostu. Mazrufu bir zarf lazım. Feyle-ıdsoykıyor söyleyeceğini, lâkin bunları sunmak için edebiyattan güzel vasılı «h im? Evvela şu hususta anlaşalım. Edebiyatla felsefeyi sulandırmış ol-lauyonunuz. Aksir^e bir tat daha ilave ediliyor mevzuya. Sonra, buna muka-aâ fdebıyatsız felsefeye kimse alaka göstermez de demeyelim. Felsefe ken-her zaman için bir yol bulunmuş, bulacaktır. Günümüz okuyucusunun *wyz kaldığı tarzlar olan roman, şiir, hikâye, makale gibi edebî ürünler he-yokken de felsefe vardı. Kadim Yunan'daki diyaloglar ve tiyatrolar, Do-^nun bazı dergâhları ve sarayları felsefeye yuva olmuşlardı bir şekilde" Iteeyi 2006. S6).

k iadelerde edebiyat ve felsefenin ayrılmaz ikili olduğu gerçeği henüz llMcnvn ortaya çıkmadığı ilk dönem M.Ö. VI. yüzyıl Miletli Thales'ten üeı kadar olan devrede görülür. Filozofun, felsefî söylemini sunmak için kH cıcii kullanmasının örneği Türk ve dünya edebiyatında pek fazla değil-^ ;üdii yukarıda değinildiği gibi filozof, söylemini metafizik ve irrasyonel bıiaştırmamak için anlam bakımından net kavramlarla örer. Felsefî söy-ka çeşitten dili kullanmasına karşılık, edebî söylem ise sembolik, meta-■ ve imgelemle kurutur. Bu çeşit bir dil kullanımı hem varolanı yüceltir Maniam bakımından belirsizliğe iterek 'varolan'ın 'ne'liğini gittikçe aş-«N^af^transarKİantai bir görünümde sunarak metafizik ve irrasyonel alana •u frenle hlozof/felsefecı, felsefî
neliğine ve bilgisi'ne, başlangıcına ve sonuna ait metafızığm yürütmelerle aklın kabul edebileceği yanıtlar arar Hiç kuşkusuz ixT Varoluş' sorunları İse her ne kadar genel olarak insanın soru(niUn kaps»t^ olsa da toplumsal hayatta bu tur soru(n)ları kendine dert edmer>
Varoluş a açılan bireyin azlığı, edebiyatsız felsefeye kimsenin alaka ^starmtı olacağına dair bir tezi de çürütmektedir.
Hiç kuşkusuz genelde edebî eser, özelde ise roman yaşamı kornı fdmdı^ sürece, teorileri, önermeleri ve düşünceleri bünyesinde barındıracaktır Ama bu durum yine de bir romanı felsefî roman konumuna yükseltfelmez Gencidf bir edebî esere özelde ise romana felsefî diyebilmek için bu eserin bunyes»n<Jt Varolandın 'ne'liğine ait ontolojisine, bilgisine ait epistemolojisme, ışMığ felsefî sistemin etiğine, tümeller karşısındaki tavrına ait, kavramlanna ait sunumların bulunması ve tem olarak işlemesi gereklidir. Ayrıca boylesınt bv eser/roman tem olarak işlediği metafizik soru(n)lara transandantal-aşkın görünümüyle değil de felsefenin yöntemi olan akıl yürütmeleriyle yaklaşrrtas» gereklidir.
Felsefe tarihinde, edebiyatı, edebî olanı, retoriği, felsefî sistemi ifadede kul lanma veya felsefî düşünceyi edebî olanla ve retorikle aktarma noktasında ik' dönem dikkat çekicidir. Bunlardan ilki Platon ve Aristoteles öncesi Eski Yunan ve İkincisi ise Ortaçağ Skolâstik dönemidir. Descartes ile başlayan ve daha sonra Aydınlanma ile devam eden dönemlerde ise felsefeden edebî olanı ve retoriği tamamen ayıklama eğilimi görülür. Son üç yüzyıl içindeki felsefi çalışmalara bakıldığında ise Fransız ve Alman ekollerinin taşıdığı ve temsil ettiği başlıca iki yönelim fark edilir. Fransız ekolünün fenmenolojık bilinç felsefî geleneği Aydınlanma felsefesinin bir devamı gibidir. Söylemini eşzamanlı, antitarihselci, anakronizim gibi eğilimlerle elde ettiği kavramlarla kuran fenomenolojik bilinç felefesi tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer nesnel ve evrensel bir ilke', 'öz' veya 'özbilinç'e ulaşmaya çalışır. Alman felsefî ekolünde ise Nietzsche'nin felsefî söylemlerinde görüldüğü gibi felsefî olanı retorik ve edebiyatla birleştirme çabası sezilir. Ayrıca hermeneutik felsefenin kuramcısı Dilthey ise öncül olarak tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer nesnel ve evrensel bir 'ilke, 'öz' ve 'özbilinç'i kabul etmez. Bu noktada daha çok artzamanlı, tarihselci ve yorumsamacı bir felsefî geleneği olan Alman ekolu her ne kadar söylemlerini akıl yürütmeleriyle kursa da yine de bir ölçüde Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde görüldüğü gibi bilmenin olanaklarını ve aklın sınırlarını göstererek Aydınlanma nın yücelttiği aklı' kuçümsemeci bir tavır içerisine girer Yine Kant'ın deneyim dışı alan olarak kabul ettiği transandantal alan ve deneyim dışı bilgi olarak ortaya koyduğu apriori bilgi aslında metafizik alan ve bilgiyi hatırlatır niteliktedir. Bu noktada Aydınlanma aklı korumak için akıl ile inancın ayrılması gerektiğini savunarak 'inanç, bir adım gen çekil' veya ^teoloji yenne çekil*
"iien«W< edebi eserler özelde ise romanlarda boy gösterdiğine yapısında ve onun sanatlarında eşit olmayan geliş-^"'^'^'tırmıncı yüzyıla gelindiğinde eşit gelişme yönünde bozulur, ilkçağ toplumları eşitsiz gelişme yasasına uygun bir tarzda birbirini **izlerken yirminci yüzyıla gelindiğinde bu mesafe gittikçe ka-
^ ^ nedenle yirminci yüzyılda Batıda görülen düşünceler ve edebî eği-^ Tüfk düşüncesi ve edebî geleneği tarafından yakından takip edilir, işte Ive edebî eğilimlere ait olan düşünce, teori ve önermelerin net
I Ifjflilid* söylemlerle değil de daha çok bir kurgu üzerinden edebî I ^venirmştır Bu nedenle yirminci yüzyıl Türk Edebiyatı da Batıda hâkim ^/Uman felsefî ve edebî geleneğinde görüldüğü gibi edebî eser içerisinde ^görünümdeki düşünce, teori ve önermelerin yaşantının üzerinden iş-^ yorulur,
*Yırmmcı asrın başlarında yazan yazarlarımız arasında eserlerine felsefî temeller katmayan o kadar az Türk yazarı var ki. imparatorluğun sona erişi, onlarca savaş, yeni bir rejimin kurulma serüveni, OsmanlI'nın ve sonrasında da Cumhuriyet entelijansiyasının dünyanın yeni oluşumlarını anlama süreçleri addı bir oranda edebiyat vasıtasıyla sunulmuştur. Halide Edip, Yakup Kadri,
Refik Halid gibi yazarlar yirminci asrın ilk senelerindeki siyasi değişimleri eserlerine ferdi ve toplumsal bazda felsefi söylemler ekleyerek kaydetmişlerdir Halide Edip'In eserlerinde vatanseverlik ve savaş psikolojisi birlikte seyretmiştir. Yakup Kadri'nin bazı romanlarında ise savaşa maruz kalan insanın farklı coğrafyalardaki farklı tepkileri yansıtır. Sodom ve Gomore'yı, Ya-ban'ı, Ankara'yı duşunun" (Özbeyli 2006: 57).
Hk kuşkusuz çalışmamız önceki bölümlerinde görüldüğü ve ilerleyen bö-PmlenrKİede daha da ayrıntılı olarak görüleceği gibi yukarıda sayılan roman-!fdı işlenilen temaya uygun olarak düşünce, teori ve önerme bulunabilir.
bu tür düşünce önerme ve teoriler bu sayılan romanları felsefî roman mumuna yükselt(e)mez. Bir romana, felsefî roman diyebilmek için romanın irr* olarak işlediği felsefî düşünceler, teori ve önermelerin Sartre'm Bulantı rıanında olduğu gibi Varolan'm 'ne'liği ve 'bilglsi'nin akıl yürütmelere da-mması ve söylemini kavramlarla örmesi gereklidir. Fakat bu romanlarda, Jmen temaya uyoyn olarak tartışılan düşünsel problemlere teorik akıl yü-. Bu romanlardaki düşünce, teori ve önermeler yaşan-eylemleri üzerinden aktarılır. Bu dönem roma-pzülüş ve yıkılış sürecindeki düşünceler, teoriler ve ide fragmatikal olarak ortaya konulur. Yine buna yeni kurulan bir Cumhuriyetin temelindeki dü-
şünceler de teorik olarak değil de gerek toplumsal gerekse bıreyiii sunulur.
Bu durum da yeni kurulan Cumhuriyet Turkıyesınîn temefî-lerin Türk romanında kavramlara ve akıl yürütmelerine dayamiarait ^ romana tesadüf edilememesi sonucunu doğurur Şöyle U flu^ada çıkan Nihilist felsefî eğilimi ve nihilist aydınlar Turgenyev'ın Babalar ve romanında Bazarov, Husserlci fenomenolojınin felsefi söytemı ise Siiiif» Bulantrsında Roguentin tipleri etrafında tem olarak işlenir Bunlara bff» eğilimler Cumhuriyet dönemi Türk romanında görülmez. Ustekk Cumhye^ de tıpkı Aydınlanma dönemi Fransasına benzer bir şekilde Aydınlanma ruhuna uygun olarak geçmişin kurumlan ve aydınlarıyla hemen hemen hmm bağlarını koparmak isteğiyle kurulmasına rağmen. Bu noktada Tanzimat dönemindeki bazı kurumların Cumhuriyet Turkiyesinde de varlığını devam ftOf diği itirazı gelebilir. Hiç kuşkusuz simgesel gerçeklik algısından, duzlemmdin gelenekli kültür ve toplumsal kurumlardan ilk kopuşlar Tanzımatla bmktf ortaya çıkar. Bu dönemde hem gelenekli kurumların hem de yeni kurumlann varlığını yan yana devam ettirmesi yapılan yeniliklerin Fransa'da olduğu gin geçmişle bağlarını bütünüyle koparmayı amaçladığını gösterir; çunku boyla bir eğilimin olmaması durumunda mevcut dönemde gelenekli kurumların Almanya'da görüldüğü gibi yeniliğe ve yeniye göre düzenlenmesi gündeme gelebilirdi. Hâlbuki gerek Tanzimat gerekse Cumhuriyet döneminde Aydınlanma döneminin düşünce yapısına ve eylem felsefesine uygun olarak Fransa dakine benzer bir halde gelenekli kurumlan düzenlenmek yerine bunlarla bütün bağlan koparmak ve bu kurumların yanında yenilerini açma yoluna gidilmiştir. Bunun en önemli nedeni de Tanzimat dönemindekj aydınların Fransa da olan toplumsal, siyasal ve kültürel gelişmeleri yakından takıp etmesidir.
Aydınlanma aslında kendi içerisinde çok çeşitli düşünce akımlarım barm-dırmış ve ayrıca Ingiltere, Fransa ve Almanya'da farklı yönlen göstermiştir Ne var ki Aydınlanmanın bir versiyonu, bizde Aydınlanmanın kendisi olarak an laşılmıştır. Fransız patentli bu versiyonuyla Aydınlanma, eptstemo4ofiöe empirist/ pozitivist. toplum kuramında halistik/ evrensele!, palftıka kuramında merkeziyetçi/ laik/ ulusalcı, tarih kuramında ilerlemeci/ telealofist bir duny goruşü olarak algılanmıştır* (özlem 2001.4ö2)
Bu noktada Fransız Aydınlanma düşüncesi temel alınarak kurulan Cumhuriyet Türkiyesi adeta Aydınlanma donemi Fransasındakı gibi eşsuremtt ve antitarihselci düşünen, yorumsamacı ve tarihselcilıkten çok tarih ustu, tarih dışı genelgeçer evrensel ve nesnel ilkelere inanan ve bu ilkelere varmak isteyen, geçmişin ayıklanmamış rasyonel olmayan bilgilerir>den kurtulmaya
kir rlnniKiımİP nprmklp \/pniHpn h^n l^ıırm;t iliciricinp niror
j^lde bir dönüşümle geçmişle yeniden bağ kurma ilişkisine girer ortaya çıkan ve Türk romanında da çokça işlenen bu tip, ardsüremli tarihsel bilgiyle ilişki kurmaya çalışan Husserl'in fenomenolojisinin ilkesine karşıt bir tarzda 'varolan'ın üzerinde dil ve dilin taşıdığı tarih-l^umsal ve kültürel değer yargıları ve anlamlarını paranteze al(a)mayan 5(f lü}ilik sergiler. Böylelikle de bu tip, yine Husserl fenomenolojisinin bir diğer l^olan yönelimsellik ilkesine aykırı davranarak Varolan'ın dil ve dilin taşı-
dı tarihsel, toplumsal ve kültürel değer ve anlamlar karşısında bir 'özne' ol^^ f,)( kendi anlam ve değerlerini 'varolan'a yükle(ye)mez, kendi değerlerini fintezealıp Varolan'ı bilgi nesnesi yaparak kendini dışlaştır(a)maz. Bu tipiı
gu2H örneği Ahmet Hamdi Tanpmar'm Huzur romanındaki Mümtaz'dır.
Tur'dâ Mumtaz'ın huzursuzluğunun en önemli nedenlerinden biri yukarıda değinildiği gibi Tanzimatla birlikte yüzünü Fransız Aydınlanmasına dönen Türk aydınının Fransız Aydınlanma hareketinin bir devamı durumunda olan fenomenolojik bilinç felsefelerinin kabul ettiği eğilimler ile Alman felsefî geleneği olan yorumsamacı, hermeneutik ve tarihsele! geleneği arasında sıkışmasıdır Hiç kuşkusuz Husserl'in kuramsallaştırdığı fenomenoloji, felsefî yapısı İtibarıyla bağımsız ve özgür düşünmeyi sağlamak İçin Varolan' üzerindeki dil «dilin taşıdığı bütün tarihsel, kültürel ve toplumsal değer yargıları ve anlamlan paranteze almaya çalışır. Bunu yaptıktan sonra ise bütün öncül anlam ve değerlerden arındırdığı 'varolan'a anlam yüklemede özgürleştirmeye çalıştığı ozne'yı etkin kılar. Bu nedenle fenomenoloji anakronizmi öne çıkarıp, kavram-lıneşsüremli bir şekilde ele alarak tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve ı>esnel ilkeler arar. Buna karşılık Alman yorumsamacı, hermeneutik ve tarihsel-a kuramını sistematik bir felsefî söylem bütünlüğünde ortaya koyan Dilthey «boylesine bir 'ilke'yi reddeder. Dilthey bu noktada özne'nin 'varolan'ı kar-î<sına alıp üzerinde düşünemeyeceğini, bilgi nesnesi yapamayacağını, çünkü öznenin 'varolan'-'suje'den etkilendiğini ve bu nedenle de 'özne'nin 'nesne' ^ısında hem yapan hem de yapılan bir durumda olduğunu ileri sürer. Hu-Mümtaz da felsefî eğilim olarak Dlithey'in bu yorumsamacı ve tarihsele!
TÜRK ROMANINDA f aS£fl AgtlMtAA
eğitimlerine göre hareket eder. Onun ıstırapları ve huzursuzluk^ * dmlanmacı fenomenolojik bilinç felsefelerinin eğıhmienne göre rorrjr ^ • ’ etmiş bir devlet ve toplum sistemindeki -Cumhuriyet Turkıyes*^ " teminde bulunan 'varolan' üzerindeki dil ve dilin tanıdık tarihsel, kültürel değer yargıları ve anlamları paranteze alamaması, bu değe* ^ kavramlara anakronik bir tavırda yaklaş(a)mamasından kaynaklanır sadece Huzur'un Mümtaz'ı için geçerli değil, mevcut donemde tanhshr ^ yorumsamacı düşünen bütün aydınlar için de soz konusudur Huzurun s<y nunda Mümtaz tarihselci ve yorumsamacı bir düşünüşten ancak bir ıbtoir^ bir kültür, içinden hareketle değil "tam tersine tarihsel-kulturel oyunur leşmiş gerçekliğine yabancılaş"ma (Tura 2008; 47) hareketiyle kurtukır 8u w yabancılaşma aslında Huzur'daki Mumtaz'ın roman boyunca sürdürdü^ hu> zursuzluğunun son sınırıdır. Mümtaz'daki huzursuzluk romanın somjndı nevrotik bir tavır ve tutuma dönüşür. Bu nevrotik tavır bir çeşit oluş/varolmj hastalığıdır.
''Julia Kristeva'nın söylediği şeyi bilirsiniz; hepimiz olma hastalısından, varoluşun acısından ve patolojisinden mustaribızdır Acıyla ve karmaşa^ başlarız. İrlandalI şair Paul Duncan'm söylediği gibi 'Karışıklık yaşamayanımız var mı?" Freud buna nevroz der. Şu ya da bu ölçüde hepimiz nevrotik hayvanlarız. Geleneksel olarak şimdiye kadar soruların cevapları vardı, fakat şimdi bu net değil. Bize şimdi postdogmaik, posttotoliteryen, postıdeolojık bir çağda yaşadığımız söyleniyor. İnsanlar için hazır cevapların olmadığı bir çağ. Fakat felsefî psikanalist Kristeva ‘'melankolik muhayyilemizin* acısı ve yalnızlığıyla üç ana yolunun olduğunu ileri surcr-sanat, psikanaliz ve din (Kearney 2010-e:368).
Richard Kearney'e göre felsefe soruya götürdüğünden hem yukarıdaki alıntıda bahsi geçen sorulara cevapları veremez hem de cevapları olan ve olmayan soruların sınırına insanı sürükler. İşte bu sınırda "bilinçdışı düzleminde psikanaliz, estetik tecrübe düzeyinde sanat, inanç düzeyinde din" felsefenin sorumluluğunu devralır. (Kearney 2070-e: 368). İşte bu noktada Huzur'un başkişisi Mümtaz'ı sürüklendiği soru(n)ların sınırından karşılayan estetiktir Kearney "felsefenin daima Greklerden beri ruhun terapisi olduğunu" duşunur. (Kearney 2010-e: 365). Kearney bu noktada Sokrates'in 'ebelik fıkri'ni önemser. Bu nedenle felsefe "bir bakıma başka ebelik türüdür; soru cevap ebeliği, bir şeyleri sorgulayarak cevapların doğuşunu sağlama pratiğidir Felsefe bir psişik uzmanlık alanıdır" (Kearney 2010-e: 366). Bezer şekilde Wittgensteın ise felsefenin sorular soran ve hangi sorulara uygun şekilde cevaplar verilip verilmeyeceğini keşfeden bir zihin terapisi, terapi formu olduğunu düşünür. (Kearney 2010-e: 366).
Bu noktada Dergâh mecmuası Türk düşünce tarihinde çok önemli tur kesit, bir dönüm noktasıdır. Tanzimat ile birlikte yönünü Fransız Aydınlanma fenomenolojik bilinç felsefelerine dönen
bir devamı olan Fransız fenomenolojlk bilinç felsefesi i^rS^Alnı an yorumsanaaa, tarihseld ve hermeneutik felsefi bu mecmuanm şair ve yazarlan arasında ben'in ve sezgiselliğe bağlayan Bergson'un önem-anlaşılmadık bir tavır değildir. Çünkü Bergson 'Yaratıcı ^Batılı Akıl (Reason) felsefesinin kaderi olarak
^da bulunabilir. Bergson bilimsel rasyonalitenin mantıksal ve
olarak teknolojiyi yaratıcı sezgi ya da dürtü- elan vital- diye aüematıf bir insani ifade formunun karşıt kutbuna yerleştiren ilk 2010:76).
I, *«ttada fufk romanı, ne Aydınlanma dönemi Fransa'sındaki gibi geç-^ugiannı anakronik bir eğilimle ele alan bireyin felsefî düşünce teori ve ^Dniınnı b«f felsefi söylem ve sistem halinde gösterir, ne de günümüze klrnan değişimine benzer olarak ge<;mişin kurumlarını ıslah ederek ggglı bağ kurmak arzusunda olan yorumsamacı ve tarihseld eğilimlere sa-ıebwyınfelsefi söylem ve sistemini tem olarak işler. Türk romanı ilk başlarda ır fnparıtofluğun ve imparatorluk insanının 'varolan'a dil ve dilin taşıdığı wfwl, toplumsal ve kültürel değer ve anlamların çözülüşünü, daha sonra da m kurulan bir devletin yine 'varolan'a yüklediği anlam ve değerlerini net •«mUra dayanan felsefi söylem, sistemini akıl yürütmelerle değil daha çok mantının üzerinde fragmatikal olarak verir.
"Hüseyin Rahmi ve Reşat Nuri gibi yazarlar ise toplumsal değişme ve eğitimle ilgili yeni yaklaşımlara, felsefi unsurlar kattıkları roman ve hikâyeleriyle şahitlik etmişlerdir. Hüseyin Rahmi'nin Deli Filozof, Kokotlar Mektebi gibi romanları, bazılarımızı rahatsız edecek tarzda marjinal felsefî tezahürlerle doludur Deli Filozoftaki roman kurgusunun pek çok yerinde deist, hatta ateist yaklaşımlar sunulur. Kokotlar Mektebi ya da Namuslu Kokotlar romanlarında ise gündelik yorumların dışına çıkılarak kadın erkek ilişkisine dair ilginç felsefî tespitlerde bulunulur. Reşat Nuri ise Cumhuriyet döneminin İstanbul dışındaki yaşantılarına dikkatleri çeker. Kanaatimizce onun felsefesi de eğitimden pedagojiye, sosyolojiden ferdi hürriyete kadar farklı kanalları göndermeler yapar” fOzbeyli 2006.56).
İu noktada Türk romanında yukarıda ifade edilen deist ve ateist düşünce-' toplumsal değişme ve eğitimle ilgili yeni yaklaşımlar, kadın erkek ilişkisine f ilginç felsefî tespitler yine de bir varolan' karşısında kişisel değer ve an-' olarak kalır net kavramlarla örülü bir felsefi sistem ve söylem konumuna ^iiejmez. Bu eksikliğine rağmen yine de Türk romanı başlangıcından iti-bir ırt^ ^te^ğun çözülüşünü ve yeni kurulan bir devletin kuruluş ve İMşim çal^H^^^^abanın dinamiklerini, resmi hiyerarşiyi, arzulanan top-Wml ve^^^^^^^rnın düşüncelerini, hayatla iç içe fragmatikal olarak Igostermev^^^^^^^ı noktada Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi romancıların
romanlarındaki mekânlar, “resmi kültüre, monolojik İktidar ıdylemme konumlanan bir halk kültürünün* ortaya çıktığı mekânlardır* lAiıt;âm 2001 21). Bu mekânlarda yaşayanlar, resmi ust kültüre ait kent yaşam resmi kent hiyerarşik yaşamını alt üst etmeye çalışır İşte bu karnaval ftşart şekilleri aynı kentlerde belirli bir ust toplumsal statü ve kültüre sahip olantaiia kurdukları hiyerarşiyi alt üst eder. Bu noktada aynı kent ortamır>da karnaval #• resmi mekânlar adeta karşı karşıya birbirinin alternatifi konumuna yUkıakr |y karnaval mekânlar toplumun her kesimine açık birbirini tanımayan, brbırm den farklı bir sürü insanın buluşma, mahrem ilişkilerinin sergilediği yeHartkr Bir kent yaşamında olması gereken sınırların bu karnaval mekânlarda çoktan aşılmış olduğu, aynı mekânda tek bir yaşamın etkisinde kalın bir sınırın ÇiZÜ memiş olduğu görülür. Bu noktada Hüseyin Rahmi'nin romanlarındaki karna val mekânlar kişisel yaşamların sınırlarının sürekli ihlal edildiği dıyolojık soy lemlerinin cirit attığı birer karnaval meydanlarıdır Buralarda insan ilşkılen, mekân ve zamanın uyumu mevcuttur. Edebiyatta, bu satırlarda görüldüğü gibi “sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkilerin içkin bağlantı lılığına kronotop* adı verilir. (Bakhtin 2001; 316). Bakhtin bu terimi Eınstem m Görelilik Teorisi'nin bir parçasından ödünç almış ve bir eğrıltileme olarak tde biyat eleştirisi için kullanmıştır. Bu terim edebiyat eleştirisinde uzam vt zamanın birbirinden ayrılmazlığını ifade etmektedir. Mikhail Bakthin'm “kronotop kavramı, zaman/ mekân ilişkisine bakar. Chronos' zaman, 'topos' mekân, yer demektir. Buna göre, bir sanat eserinde zaman ve mekân birbirinden ayn du şünülemez bir bütündür* (Esen 2006: 65). Edebiyatta zamansal ve uzamsal belirlenimler birbirinden ayrılmaz ve daima duyguların ve değerlerin im taşır. Hüseyin Rahmi'nin mekân tasvirlerinde tarihsel zamanın olduğu kadar biyografik ve gündelik zamanın gözle görünür işaretleri de toplanmış ve yoğunlaşmıştır; aynı zamanda, birbirleriyle olası en sıkı şekilde iç içe geçip, dönemin bütünsel işaretleri olacak şekilde birleşmişlerdir. Zaten Bakhtın'e göre “bir metnin kronotopu belirli metin dışı tarihsel babamlarla ilişkidedir. Metnm dışındaki hayatın, zaman ve mekân tanımı bir metrun kronotopuna sızar Her kurgu yalnız yapay, üretilmiş değildir behrii bir zamanda beiıriı bir kültürdeki zaman ve mekân ilişkisi verirler, belirleyiciler olarak o kurguda yanstt' (Esen 2006: 65-66).tesettür sundu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder