tesettür ve felsefe bilgiler
Özel olsun olmasın, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında verdiğimiz yargılar, sadece nesnel doğruluğu göz önünde bulundurarak verdiğimiz yargılardan ibaret değildir. Moral, etik veya ahlâksal adla-nyla andığımız bir doğruluk türünü esas alan bir bakış açısı altında da yargılar veririz. Bir eylemle ilgili nesnel yargılar, sadece, o eylemin hizmet etmesi gereken bir niyete uygunluğu gözetilerek verilen yargılardır. tesettür Buna karşılık ahlâksal yargılar, bir kişinin eylemini, başka kişilerin yarar veya zarannı, başka kişilerin ilgi ve niyetlerini gözeterek değerlendiren yargılardır. Bu tür yargılann temelinde, eylemlerimizde, bizim dışımızdaki kişilerin ilgi ve niyetlerinin de gözetilmiş olduğu, örneğin kendimize yararlı ama başkalanna zararlı eylemlere değil, kendi özel ilgi ve çıkarlanmıza karşıt olsa da, başkalannın yarannı ön planda tutacak eylemlere yönelmek gerektiği gibi bir genel inanç yatar.Bu inanç bireylerde, topluluklarda, töreler, kurallar, buyruklar, talepler, haklar ve ödevler vb. konumu içinde, hemen her tarihsel dönemde değişen çok çeşitli kılıklarda kendini gösterir. Bu inanç, gitgide, insani ilgiler açısından önem ve değer taşıyan öbür inançlara bir kural içinde eşlik etmeye başlar. Bu insani inançlardan birisi veya bu inançlar içersinden bir kaçının birleşmesiyle oluşmuş bir bireşim, tüm öbür inançların kendisine göre düzenlendiği en yüksek inanç ("en yüksek iyi") haline dönüşür. İşte, bir bireyin, bir halkın, bir toplumsal sınıfın, bir çağın bilinçli yaşamına egemen olan bu inanç ve tasanmlar topluluğuna ahlâk (moral, Sitte), bunlann bir toplumsal olgu halinde yaşanmasına ahlâklılık (moralite, Sittlichkeit), bu inanç ve tasanmlara göre yönlenen insani tutumlara ve bu tutumlara göre yönlendirilen eylemler hakkında verilen (doğru veya yanlış) yargılara ahlâksal (moralisch.
sittlich) diyoruz. Ahlâk, ahlâklılık ve ahlâksal terimleri, sayısız yan lamlarından anndınim.ş bir halde, aşağıda, yukandaki’tanımlanna gö
re kullanılacaktır. ® '
Ahlâksal bir buyruğun önemli bir karakteristiği şudur: Bir ahlâksal buyruk, sanki, tutumumuzu ve ona bağlı eylemimizi koşulsuz geçtr-li kılan bir iddia taşır gibidir. Oysa nesnel doğruluk, her zaman ve ancak bir koşul altında geçerlidir. Örneğin bir ev inşa etmek veya golf oynamak istediğimde, burada, girişimimi ulaşmak istediğim amaca uygunluk bakımından doğru veya yanlış kılacak olan bir takım kurallar vardır. Ama bu kurallar, amacıma uygun eylemlerde bulunduğum sürece geçerli, yani hipotetiktirler. tesettür Ev inşa etmek veya golf oynamak niyetimden vazgeçtiğimde, bu kurallann geçerliliği beni bağlamaz; yani bu kurallara uyup uymamak benim isteğime bağlıdır. Buna karşılık ahlâksal buyruk ve talepler, beni değil, bizi ilgilendiren bir durum ve konumdan çıkarlar; örneğin başkalarına zarar vermemek gerektiği gibi. İşte bu yüzden bunlann koşulsuz geçerli, yani kategorik bir görünümleri vardır. Ben, bu buyruk ve taleplerin benden bekledikleri şeyi gö-zardı edemem. Çünkü ahlâksal buyruklann oluşumunu sağlayan ilgiler, ev inşa etmek veya golf oynamak gibi bana ait özel ilgiler değil; tersine, haklannda özel ilgilerime dayanarak yargılar veremeyeceğim, beni olduğu gibi başka kişileri de bağlayan ilgilerdir.
Ama ne var ki, ahlâksal buyruk ve taleplerin böyle koşulsuz geçerlilik iddiasıyla ortaya çıkmalannı sağlayan şey, öcelikle ve sadece, bu konuda yaygınlaşmış bir töresel/geleneksel duygudan başka bir şey değildir. Çünkü bu gibi buyruk ve talepleri koşulsuz geçerlilik iddiala-nna rağmen görmezlikten gelmek olanaklı olduğu gibi, onlann koşulsuz geçerliliklerinden şüphe duymak da olanaklıdır. Zaten böyle bir şüphenin yaşamda her zaman kendini gösterip sesini yükselttiği çok açık bir fenomendir. tesettür Çeşitli topluluklarda, çeşitli kültür çevrelerinde, çeşitli zamanlarda çok çeşitli ahlâkların hep koşulsuz bir geçerlilikle
ortaya atılmış olduklan ve hâlâ da atılmakta olduklan görülür. Bir Hıristiyan, bir Çin, bir İslâm ahlâkı olduğunu biliriz. Bunun gibi, hümanist ahlâk, hoşgörü ahlâkı, ödev ahlâkından da söz edilir. Yine, aristokrat ahlâkı, köle ahlâkı vb. vardır. Bu ahlâklar arasında yapılacak bir karşılaştırma, bunların kendi açılarından hep koşulsuz geçerlilik taşıyan çeşitli buyruk ve talepleri içerdiklerini ve çoğu kez de birbirlerini hatta tümden yadsıdıklarını gösterebilir.
Bu gözlemlerden yola çıkılarak, bugün çoğunlukla kullanılan bir terimle, tüm değerlerin göreceliği düşüncesine varılabilir ve bu açıdan bakıldığında, koşulsuz ve tüm insanlan birleştirici ahlâksal normlann hiçbir zaman mevcut olmadığı ve bundan sonra da olmayacağı veya insanlığın, naif olarak benimsenegelmiş bir ahlâklar ve ahlâksal gelenekler çokluğundan kendisini artık kurtarması, bu ahlâksal kaosu ortadan kaldırması gerektiği sonucuna vanlabilir.
Ancak ne var ki, bu gözlemlerden yola çıkıp relativizme varmak veya tam tersine bu relativizmi aşıp tek ve herkesi bağlayıcı bir ahlâk kurmak konusundaki denemelere rastlamak, hiç de sadece bizim çağımıza özgü bir şey değildir. Relativizme karşı, çok daha önceleri, ahlâksal buyruk ve talepleri kuramsal araştırmalarla sınamadan geçirmek ve yalınkat ve çok çeşitli geleneksel inançlar yerine herkes için bağlayıcı olan tek bir temel bulmak ve mevcut tüm inançlan bir yana atıp, ahlâksal yaşamı bu temele dayandırmak denemesi zaten yapılmıştır. Bu tür kuramsal araştırmaların ilk örneğine Platon (M.Ö. 427-347)’un diya-loglannda rastlamak olanaklıdır. Bu diyaloglarda, önce, iyi'nin, erdemin, doğruluğun, cesaretin, vb. neliği (mahiyeti) hakkında kuramsal sorular ("ti esti?", nedir?) ortaya atılır ve ahlâksal buyruk ve taleplerin niteliği ve anlamı, doğadaki ve nesnelerdeki düzene ("kozmos") göre temellendirilmeye çalışılır. İlk kez Aristoteles (M.Ö. 384-322), bu tür denemelere sistematik bir araştırma niteliği kazandıran kişi olmuş ve ahlâksallığın biçim ve koşullan konusu, insana ait bir "en yüksek iyi" tesettür
