tesettür ve felsefe konu
kavramı altında kapsamlı çözümlemeler ve sağlam bir çıkanm zinciri içinde ele alınmıştır. Öyle ki, Aristoteles'in yazılarının sınıflandmlma-sı sırasında ahlâk hakkmdaki felsefi araştırmalarına verilen etik adı, o günden bu yana kullanılagelmektedir.Moral (ahlâk) ve etik sözcükleri arasında günlük dildeki çok anlamlılık, geçişlilik ve kaypaklığa rağmen, her iki sözcüğü birbirinden ayırmak konusunda yine de bir ölçütümüz vardır. Ahlâk (moral)'\n olgusal ve tarihsel olarak yaşanan bir şey olmasına karşılık, etik, bu olguya yönelen felsefe disiplininin adıdır. Bu nedenle, günlük dilde alışkanlıkla bir "ahlâksal problem"den söz edildiğinde, aslında bunu "etik'e ait bir problem", bir "etik problemi" olarak anlamak gerekir. Ama etimolojik açıdan baktığımızda, her iki sözcük de "töre", "gelenek , alışkanlık" vb. anlamlanna sahiptir. Bu nedenle, örneğin N. Hartmann, "morallerin (ahlâkların) çokluğuna karşılık etiğin tekliği nden söz eder. Bununla kastedilen şey, bir felsefe disiplini olarak etiğin tekliğidir ve böyle bir disiplin olarak etiğin görevi, herhangi türde bir moral (ahlâk) geliştirmek ve bu morale (ahlâka) uyulmasını öğütlemek değil; tersine, ahlâksal (moralisch) bağıntıların niteliği üzerine bir genel görüş elde etmektir. Bu kuramsal etkinlik, tek tek "moraller' e değil, ge-nelgeçer etik bağıntılara yönelmek ister. Bu tutumuyla/e/re/T etik, her-şeyden önce teolojik etik'ten kesinlikle ayrdır. Gerçi teolojik etiğin ele aldığı sayısız problemler, aynı zamanda felsefi etiğin de konusudur; ama teolojik etik, kaynağını, felsefi etik gibi inceleme ve eleştirme isteğinde değil, tannsal vahiyde bulur ve tam da bu niteliğiyle, felsefi etikten çok, herhangi bir "moraf'e yakın durur.
ETİĞİN TEMEL PROBLEMLERİ
Antikçağdan beri ortaya atılmış olan etik kuramlarının tümüne birden bakıldığında, etiğin üç temel problem çevresinde dolandığı görülür: 1. "En yüksek iyi" problemi, 2. "doğm eylem" problemi, 3. "istenç özgürlüğü" problemi.
Bir görüşe göre, a) "en yüksek iyi"nin ne olduğu sorusuna, felsefi etiğin bir konusu olarak asla anlamlı bir yanıt verilemez. Bunun tam karşıtı bir görüşe göre ise, b) felsefi etiğin kaçınılmaz görevi, tam da bu soruyu yanıtlayabilmektir. Bu görüşe göre, insan yaşamının anlam ve değeri, herhangi bir en yüksek amaca ulaşma çabasında belirir. Ahlâk-sal açıdan bakıldığında, bu en yüksek amaç, "en yüksek iyi"dir. Gerçekten de, etik tarihinde (özellikle de etik ve ahlâk arasında kesin bir aynmm yapılmadığı başlangıç dönemlerinde) herkesi bağlayan bir "en yüksek iyi" konumlamayı denemek, çok sık rastlanan bir durumdur. Örneğin, bu "en yüksek iyi"nin kendini Tanrıya adama, doğa ile uyum içinde yaşama, kendi kendine yeterli olma, acıdan kaçma ve olabildiğince çok haz duyma v.b. gibi çok değişik biçimlerde konumlandığını görüyoruz. Tüm bu "en yüksek iyi"ler birbirleriyle bağdaşmaz gibidir. Ama hepsinde ortak olan şey, bir "en yüksek iyi"ye inanılmasıdır. Bu inancın temelinde de, insanın en yüksek ve en değerli şeye doğru çaba göstermesi gerektiği dürtüsü ve motifi vardır. tesettür Bu bakımdan, tüm bu denemeler insanın en yüksek ve en değerli şey olarak neye çabalaması gerektiği sorusuna farklı yerlerden kalkılarak rasyonel bir çıkanm zinciri içinde yanıt verme girişimleri olarak görünmektedir.
Sonuç olarak herkesin pratikte ulaşmaya çabaladığı şey anlamında bir "en yüksek iyi" olduğu varsayımı, etik araştırmalannın kaçınılmaz koşuludur. Çünkü insanlann ilgisi, gerçekten de, farkında olunsun veya olunmasın, hep böyle bir "iyi'nin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Örneğin bireysel açıdan bakıldığında, sağlık, güvenlik, esenlik vb gibi şeyler "iyi"dir. Yine bireysel açıdan bakıldığında, tüm bunlar "mutlu-luk"un en yüksek iyi olduğu kabulüne de bağlıdır. Gerçekten de, eylemlerimize şöyle bir baktığımızda, bunlann tüm ahlâksal buyruk ve talepler içinde önemli bir yer tuttuklannı görürüz.
2. Doğru Eylem:
Etiğin temel problemlerinden olan "doğru eylem" konusunda çok çeşitli yorum ve formüller vardır. Bu yorum ve formüllerden bir bölümü a) ahlaksal buyruk ve taleplerin niteliği sorunu, bir bölümü b) ah-lâksal bakımdan doğru eylemin neliği (mahiyeti) sorunu, bir bölümü de c) ahlâksal değer yargılarının neliği sorunuyla ilgilidir. Ama ağırlık hangi sorunda olursa olsun, bu üç sorun birbirleriyle sıkı sıkıya bağlıdır.
a) Ahlâksal buyruk ve taleplerin varoluşunu sağlayan şeyin, bu buyruk ve taleplerin tüm normal insanlarca herhangi bir biçimde yaşanmış olmaları olduğu konusunda bir uzlaşım vardır. Ama bu yaşanmışlığın nasıl bir şey olduğu sorundur. Bazı etikçiler (I), ahlâksal buyruk ve taleplerin yaşanmasında, (içsenmesinde) ahlâksal değerlerin sezgisel bilgisinin rol oynadığını, bu değerlerin yaşadığımız dünyanın birer parçası olduklannı, insanlar bu değerlerin bilgisine sahip olsalar da olmasalar da, bu değerlerin belirleyiciliklerine devam ettiklerini söylerler. Bazdan ise (II) dünyanın böyle değerlerle bezenmiş olduğuna asla inanılamayacağını söyleyip, ahlâksal buyruk ve taleplerin insanın kendisinden çıkan şeyler olduklannı belirtirler ve ahlâklılığın kökenini insan aklında görürler. Bazıları (III) içinse, insanlar kendi doğal durum ve gereksinimlerine uygun olarak belli bir şeye (mutluluğa) ulaşmaya çabalarlar. Yine başka kuramlar (IV) ahlâksal buyruk ve taleplerin herhangi bir biçimde temellendirilmesi işinden kaçınırlar ve ancak, bu tür buyruk ve taleplerin yaşama nasıl geçmiş olduklannı açıklamakla yetinirler. Onlar için bu buyruk ve talepler, bireyin psikolojik yapısından, biyolojik veya toplumsal gelişmeden çıkan şeylerdir.
b) Bu yorumlara koşutluk içinde, bir eylemi ahlâksal bakımdan doğru bir eylem yapan şeyin ne olduğu konusunda da çeşitli görüşler ortaya çıkar. Bazılanna göre (I), bir eylemin ahlâksal
lir. Bazılarına göre (II), ahlâklılığın tek bir karakteristiği vardır ve bu tüm eylem türleri için aynıdır. Bu karakteristik, bir yandan eylemin bir ahlâksal ilkeye bağlılığında görülür, öbür yandan eylemin belli bir durumun sürdürülmesi girişimi olmasında kendini belli eder. Bazıları ise (III), bir eylemin ahlâksal bakımdan doğm olmasının eylemin, başkalarının gözünde kişiyi psikolojik yoldan tatmin etmesine (örneğin bireyin kendisine değer verildiğini hissetmesi) bağlı olduğunu söylerler.
c) Bunlara karşı, temel problem, ahlâksal değer yargılarının neli-ğini araştırmak olarak ele alınabilir. Bazı kuramlar (1), böyle yargılar içinde, ahlâksal değer niteliklerinin bilgisinin dile getirildiğini savunurlar. Bu nitelikler kendi başına şeyler olarak görülür. Bazıları ise ahlâksal değer yargılarına sadece bir amaç gözeterek yapılan eylemlerin yararlılığını dile getiren ifadeler olarak bakarlar. Daha başkalan ise, değer yargılarının bireyin psişik yapısından kaynaklanan şeyler olduklarını söylerler.
Ahlâksal değerler bağlamında vicdan problemi de etik problema-tiğin çok tartışılan bir konusunu oluşturur. Yukarıdaki temel yorumlara uygun olarak, vicdan, ya a priori değer bilinci (I), ya bize ödevler koyan aklımızın son başvuracağı yer (II), ya eğitimin (III) veya toplumsal gelişmenin (IV) bir ürünü olarak görülür. tesettür Teolojik etikte ise, vicdan, "Tannnın içimizdeki sesi’’dir.
3.İstenç (İrade) Özgürlüğü:
Etik kuramlann açıklamaya veya doğrulamaya çalıştıkları ahlâksal yaşama ait tüm fenomenleri, örneğin ahlâksal ilişki fenomenlerini, doğruluğu veya yanlışlığı, vicdanı, değer verilme veya değer verilmeme duygusunu, tüm önyargıları, eğilimleri, tüm pişmanlık ve suçluluk duygularını, bir an için anlamdan yoksun şeyler olarak görmek olanaklıdır. Tüm bu fenomenlerin temelinde bir inancın yattığını, bu nedenle de ahlâksa] eylemlerin aslında eylemde bulunan kişinin özgür kararına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Buna inanılırsa, eylemde bulunan kişi-
nin, isterse başka biçimde eyleyebileceği sonucuna vanlabilir. İşte tenç özgürlüğü başlığı altında ifade edilen şey, bu inançtır. Günlük ya^ şama baktığımızda, hiç de doğrulanabilir görünmeyen bu görüş, ne var ki, Antikçağdan bu yana, felsefede yüzyıllar boyu tanışılagelmiştir. Doğal olguları ayrıcalıksız belirleyen ve aynı nedenlerin hep aynı sonuçlan doğurduğunu söyleyen nedensellik yasasının etkisiyle, insanın bedensel varlığı da bu yasaya bağlı olacağından, onun verdiği tüm ka-rarlann da aslında bu yasaya bağlı olacağı, yani onun ahlaksal yaşamının da belirlenmiş olduğu sık sık söylenmiştir. Bu inanca göre, insanın tüm eylemleri tam olarak belirlenmiştir. İnsanın psikolojik tepkileri gibi, ahlâksal niyet ve tasanmiarı da belirlenmiştir. Ancak bu psikolojik tepkiler ve ahlâksal niyet ve tasanmlar birbirlerine iyice geçmişlerdir ve çok "karmaşık"tırlar. Bu "karmaşık" durum, örneğin psikanaliz yoluyla ele alınabilir. Ahlâksal belirlenimcilik olarak adlandırılabilecek olan bu görüş, insanın belli durumlar karşısında özgürce kararlar alabileceğini ve bu kararlarının sorumluluğunu yüklenebileceğini kabul et-
Buna karşılık, istenç özgürlüğünden yola çıkan çok sayıda kuram vardır. Bu kuramlar, belirlenimciliğe karşı pek çok kanıt geliştirmişlerdir. Örneğin bu kuramlarda insan eylemlerinde motivasyon ile belirlenim (determinasyon) arasına bir fark konulur. Bir eylemi, sadece yara-nna ve ahlâksal değerine inandığımız bir tasarım motive edebilir. Çünkü burada bir "karar verme" söz konusudur ve bu karar verme olgusu, eylemde bulunan kişinin özgürlüğünün işaretidir. Ama öbür yandan, bu özgürlük başka türden bir belirlenimi de hazırlar. İnsan, doğa yasalan-nın belirleyiciliği dışında eylemlerini kendi kararlanyla tutarlı olacak şekilde düzenlemeye başlar ki, burada, bu özgürce alınmış kararlar, artık onun eylemlerini belirleyen motifler haline gelir ve insan, yaşamını artık kendi kararlannın belirleyiciği altında kurar (N. Hartmann). Kant, özgürlük probleminin çözümü konusundaki ünlü, ama hiç de kolay anlaşılır olmayan denemesinde, insanı hem özgür tutum takman hem de nedensel olarak belirlenmiş bir varlık olarak görür. Öyle ki, insan algı-î» tesettür
