tesettür ve felsefe toplumu konusu

tesettür ve felsefe toplumu konusu

 tesettür diyorki mümkün olmadiğım söylemeye bile gerek yok. Bununla birlikte, burada, hemen hemen fark edilmeyen bir biçimde vasal kökenli soylular araşma karıştıkları da görülmedi. Bunun için çok kalabalıktılar; iç ilişkilerini düzenleyen kendi örf hukuklarının çok eskiden beri vurguladığı sımfsal özelliklerinin bilincindeydiler; Almanya’da, kamu hukuku alanındaki eski özgürlük kavramına hâlâ daha çok önem atfediliyordu; nihayet Alman hukuk düşüncesinde hiyerarşik tesettür Ve yargı kararları gibi hukuk teorisyenleri açısından da, hiçbir sorun, sıradan özgür insanlarla karşılaşürıldığmda, bu denli güçlü ama yine de böyle bir lekeyle damgalanmış bu kişilere uygun düşecek seviyeye karar vermekten daha güç değildi. Çünkü, minisierietleK itibarlanm sağlayan bunca gerekçeden yoksun bulunan burjuvalar ve özgür köylüler, tüm bunlara rağmen, doğumdan kaynaklanan saf kanlan dolayısıyla onların üstleri konumundaydılar. Özellikle mahkemeleri oluşturmak söz konusu olduğunda güçlük daha da vahimleşiyordu. “Serf konumundaki hiç kimse, bundan böyle sizi yargılamak üzere karşınıza oturmayacaktır”; Bu söz, Habsbourg’lu Rodolphe tarafmdan yeni yeni ortaya çıkan Is-hge köylülerine verilen ayrıcahk belgesinde okunmaktadır.^'® Bununla birlikte, Fransa’da olduğu ğbi, fakat (iki evrim arasındaki alışıhnış zaman kaymasıyla birlikte) bir-bir buçuk yüzyıllık bir gecikmeyle, kaçımlmazm gerçekleştiğ gün geldi. Dimstmanner aileleri içinde en mutsuz olanlar, zengin köylü olarak kalanlar ya da kent burjuvazisine geçmiş olanlardı. Şövalye saygmlığmı
aiTimlann komnmasına dikkat ediliyordu. Şövalyelik serflere visaklamnış değildi. Fakat, fazladan bir inceltilmişlikle kendi içinde de bir alt bir üst olmak üzere iki tabakaya ayrılmış olan şövalye-serfler, genel soylular sımfı içinde en altta yer alan ayn bir basamak oluşmrdular.
Feodal çağda din adamları ile diğer insanlar arasındaki sınır, Otuzlar Konsil’i dönemine doğru gerçekleşen Katolik reformun oluşturmaya çaba göstereceği açık ve kesin çizgiye sahip değildi. İyi tanımlanmamış statüleriyle tüm bu “saçı kazınmış” kişiler, iki büyük grubun sınırında belirsiz bir ara bölge oluşturuyorlardı. Yine de, üstdüzey din adamları grubu hu-bkî bir sınıf meydana getiriyorlardı. Çünkü grup olarak, çok özel bir hukuka ve kıskançlıkla korudukları yargısal ayrıcalıklara sahiplerdi ve bunlarla niteleniyorlardı. Öte yandan, hiçbir anlamda toplumsal bir sımf değillerdi. Kendi içindeki kademelerde, yaşam biçimi, güç ve itibar açısından sonsuz değişiklikte insan tipleri bir arada bulunuyordu.
İşte, önce hepsi “Saint Benoît’nın oğlu” olmakla birlikte gerçekte ilk Benediktin yasasının giderek çeşitlenen biçimlerine bağlı bulunan kalabalık keşiş grubu; Bölünmüş ve sallanan, tam bir inziva ile zengin bir serveti yönetmenin, hatta basit gündelik ekmek kaygısının dayattığı en sıradan sıkıntılar atasmda bocalayıp duran bir dünya! Asimda, bu dünyanın aşılmaz engellerle laik halktan ayrılmış olduğunu hiç düşünmeyelim. En tavizsiz inziva düşüncesinden doğan kurallar bile, sonuçta, günlük yaşamın gereklilikleri karşısında her za-
man esnemek durumunda kalmışlardı. Keşişler, kendj lerinin yönedmi altındaki bölgede ruhlarını anndin,. ' Manastırlar, okullarım, hiçbir zaman başlıklı cüppe cek olan öğrencilere açıyorlardı. Gregoryen teformundjjıll ri, özellikle manastırlar piskoposların ya da adamlarım yetiştirdikleri fidelik gibiydiler.
Bir manastıra bağlı olmayan din adamları grubum^ alt kademesinde bulunan, vasat bir eğidm almış vemûtef. bir gelir elde eden kırsal kilise bölgelerinin papazlan sonoc,, bariyle cemaaderininkinden oldukça farldı bir yaşam siimu’ teydiler. VII. Gregoire’dan önce hemen hepsi evlenmi}let(i Büyük ve coşkulu çilekeşlik rüzgârı geçip gittikten sonıalr;^ bir manastır metninde dendiği gibi, bu “imkânsız şeylena^ retmeni,”^” dolayısıyla fiilen ve bazen de hukuken om e<ü eden “karısı,” köy folklorunun en tamdık kişileri arasında^ almaya uzun süre devam edeceklerdi. Öyle ki, burada, sınıfsb cüğü en dar anlarrunda ele aknabilir:tesettür O dönemde, İngüım’j Thomas Becket’in ailesi gibi rahip ailelerine, bugün Ortodi. ülkelerde papalarm so}undan gelenlere göre çok daha fazlam anabildiği gibi,tesettür bunlar genel bir kural olarak hiç de daha az a gıdeğer değillerdi.^^” Daha üst basamaklara çıktıkça, kent papa lannm, katedrallerin gölgesinde toplanmış piskoposluUm üyelerinin, piskoposluk rahiplerinin ve saygıdeğer göre daha rahat ve daha incelmiş ortamı görülmektedir.
Nihayet, en tepede, küise yapısı içinde yer alan ve ( vî olan iki hiyerarşi arasmda bir çeşit bağ kuran üst ı lerdeki din adamları ortaya çıkmaktadır: Başrahipler, pish poslar ve başpiskoposlar. Kilisenin bu büyük senyodeğsa vet, güç ve yönetme yetenekleri açısından en yüksek mff ebedeki kılıç soylularıyla aym düzeydeydiler.
K. ROST, Historiapontificum Kûmanorum aus Greifswald, 1932, s. 177, oo.^
320 özellikle bkz. Z. N. BROOKE, içinde Cambridge Historical journai, CII, s. 222.
Dolayısıyla, bizim burada ilgilenmemiz gereken tek sorun toplumsal nitelik taşıyan sorundur. Zaten çok eski bir gelenekten miras kalan misyonu, ilke olarak, her türlü dünyevî kaygıdan uzak durmayı gerektiren bu Tann’mn hizmetkârları grubu, yine de, feodal topluma özgü yapı içinde bir yer bulmak zomndaydı. Bu grup, etrafındaki kurumlan etkilerken, acaba kendisi hangi noktaya kadar onların etkisi altında kalıyordu? Bir başka ifadeyle soracak olursak, tarihçiler sıldıkla Kilise’nin “feodalleşmesi”nden söz ettiklerine göre, bu formüle nasıl bir somut anlam yüklemek uygun olacaktır?
Dinsel törenler ya da inzivaya çekilme, mhları yönetme ya da araştırma yapma gibi görevlerle iştigal eden din adamlarından, doğradan üretmeye yönelik bir çabşmayla gereksinimlerini karşılamalarmı istemek imkânsızdı. Manastır reformcuları, birçok kez, din adamlaruu yalmzca kendi elleriyle ekip biçtikleri tarlaların ürünleriyle beslenmeye yöneltme girişiminde bulundular. Bu deneyim, her zaman, aym temel güçlükle karşı karşıya kaldı; Bu çok somut gereksinimlerin karşılanmasına ayrılacak zaman, derin düşüncelerden ve kutsal hizmetlerden çahnacak zaman olacaktı. Ücredi bir sisteme gelince, bunun hiç düşünülmemesi gerektiğini haydi haydi büiyo-nız. Dolayısıyla, Raimon LuU’un söz ettiği^^’ şövalye gibi, keşişle rahip de başkalarının “ahn teri”yle yaşamak zorundaydılar. Köy papazının kendisi, fırsat çıktığında, saban ya da bel kullanmaktan kaçınmasa da, yoksul gelirinin en büjük bölümünü, köy senyörünün kendisinden toplamasını istediği olağanüstü ve ondalık vergilerden sağlıyordu, inananlardan toplanan bağışlarla oluşan, aslında bir satın alma işlemindeki fiyat gibi saucınm ruhunun kurtuluşu için dua etme vaadinden elde edilecek gelirle büyüyen büyük kiliselerin malvarlığı ya da daha ziyade (çünkü, yalnızca basit bir hukuksal kurgu ol-
manın çok ötesinde, o dönemde geçerli olan kavramı, “azizler”in malvarlığı, özü itibariyle, senyörlük niteliğiı^^' lıipü. Bazen, toprağa dayalı egemenliğin kuruluşundalç^j^ rini ileride göreceğimiz toprakların ve değişik haklatın htj hemen tümünün hükümdara ait olduğu yerleşim yetleriluj^ büyük olan bu devasa serveder, her yerde, cemaatlerin üst mevküerdeld din adamlarımn ellerinde bu şekilde oIdj, Yani, senyörlükten söz eden kişi, yalnızca vergilerden fakat aym zamanda yönetme yetkisinden de söz ediyoti Dolayısıyla, din adamı topluluğunun şeflerinin emrinde,k denli büyük toprakların korunmasında vazgeçilmez ol®;, kerî vasallerden serbest köylülere ve daha altdüzeydeki\ netüenler”e varıncaya kadar her düzeyden çok sayıda lailk ğımlı kişi de bulunuyordu.
tesettür sundu.