tesettür ve felsefi konu

tesettür ve felsefi konu

 en güzel yazılarıo yazan tesettür diyorki felsefeleri de tarihi aşan, tarih ustu, genel geçer evrensel ve nemelbır m#^ bulunduğunu akıl yürütmelerle ortaya koymaya çalışırlar Lacart 'se ‘bârKA. şı'nın oluşumundan hareketle, gösteren ile gösterilen arasındaki ıkşiy yünd*. tek ve gerçek bir anlamın olamayacağı kanısındadır Şöyle ki Lacanaşiit gösteren, gösterilene gönderme yaptığında diğer

gösterenlerle de ıkfİB kma-rak gösterileni ortaya koymaya çalışır. Böylelikle de anlam üretiminde gooe-ren ilişkili olduğunu hem bağlar hem bağlamlardan ayrılır Lacan a güre anim yönünden bir türlü ulaşılmakta güçlük çekilen gösterilen ve onu gösterir anlam üretimi yönüyle oldukça elverişli bir yapı özelliği gösterir fTura 2007 176). özne de bu noktada kendinde 'gösterilen i anlamaya çalıştığında henam durumdadır. Insan-özne bilinçdışı'ndaki kokensel arzuları yakalamak »çın gınş tiğı serüven de dildekine benzerdir. Kökensel arzuların ulaşılamaztğı gibi, artık mutlak ve tek bir anlam da ulaşıl(a)mazdır. İnsan dili öğrenirken dil gösterge sinin öteki dil göstergeleriyle arasında farklı anlamlar taşıdığını, göstergenin gönderimde bulunduğu nesnelerin aslında var veya yok olup olmadıklannm önem taşımadığını da öğrenir; çünkü dil göstergesi burada 'varolan ın yerine geçerken, 'varolan'a gönderimde bulunmak yerine, kendini Varolan ın yerine koyar. Böylelikle dili öğrenen insan, 'varolan'tn 'gerçek ne'liğine dair önemk ipuçları barındıran simgeselin ötesindeki kökensel arzular ve dolayımsa algı alanından bütünüyle kopmuş olur.
Benzer şekilde kendini sunan edebî söylem sembolik, metaforik dil ve imgesel anlatımıyla felsefenin aradığı tarih üstü, tarih dışı, genelgeçer evrensel ve nesnel bir ilkeyi, 'öz'ü, özbilinç'i Varlık'ın 'ne'liğini, 'hakikati ni metnin derinliğine iter. Bunun bir nedeni de yüceltmelerdir; çünkü yüceltmeler, aynı zamanda Kant'ın işaret ettiği aşkın-transandantal görünümdeki kabullen ve bu kabullerden zamanla ortaya çıkardığı apriori görünümündeki bilgilen sunar. Böylelikle şiirin, Varlık'ın 'hakikat'ini araması metafiziğin bulanık sularına kayarken felsefî söylemler, metafiziğin bu bulanık sularından uzak durmaya çalışarak hem 'varolan'dan hareket eder, hem de anlam belirsizliğine neden olmaması için edebî dilin yoruma açık yönüne arkasını döner. Felsefi söylemlerin, edebî söylemlerin olmazsa olmaz şartlarından biri olan lirizmden uzak durmak istemelerinin en önemli nedeni ise felsefenin net kavramlarla kurulmaları, kavramların da çalışmamızın önceki bölümlerinde de ortaya koymaya çalıştığımız gibi tümelin bilgisini üzeıierirxie taşımalarıdır. Tümelin bilgisini üzerinde taşıyan kavramlar gerçeklik düzleminin varolan ının bire bir karşılamazlar. Gerçeklik düzleminin 'varolan ına bir gönderim zoruniuluğunda bulunmazlar; çünkü kavramların dış gerçeklikte karşılıkları yoktur. Hal böyle olunca da bireye ait bir durum olarak olan lirizm tunr>elın, bılgısırN taşıyan kavramlardan ve söylemini bu kavramlarla kuran felsefeden oldukça uzaklaşmış durumdadır
^ dİ ve düm imkânları zaten bir tümelleştirmeyi içerisinde taşı-tıiıefeo ve filozof, felsefi söylemlerine kaynaklık edecek kav-«debî eserlerdeki dilin bu temellendirici özelliğinden elde
pi.yuM ve felsefeci/filozoflar “her ikisi de olguları ele alırken sı-^ it0mşK\ dışında teknikler kullanır ve yorumlar" ortaya koyarlar SO) Bunlar kendilerine gerçeklik düzleminde dil ve dilin taşıdığı I ^»Iduımalve tarihsel değerler ve anlamların 'varolan' üzerindeki tüm • ^pır*ı paranteze almaya çalışır, dışlaştırır. Bu nedenle de 'varolanı' çarpı-g «ar bour ve değiştirir Bu noktada "şairle filozofun ya da şiirle felsefenin değildir. Bir şair, şiirini oluştururken metinlerarasılık ı^gli sorguladığı, değiştirmeye, bozmağa karar verdiği fenomenlere, \at\h-ftfdipşadıği çağ içinde müdahale etmiş olan filozoflarla ilişki kurabilir. Bir bir şairden, şiirsel bir metinden haz alabilir. Şairin olgularla ^MMiesi bff bakıma felsefi bir meseledir de. Yani şair olmak hiçbir şekilde meselesi olmamak anlamına* gelmemelidir (Arslan 2006: 50).
ilAffıvmjn en güzel örnekleri arasında Cahit Koytak'ın Filozof ve Viyanalı i £pwş'ii Itvaflan başlıklı şiirleri vardır. Şair, Filozof başlıklı şiirinde Ni-ıcadıe'ie konu edinir. Bu şiirin "ilk bentlerinde bir şairin Nietzsche'yi bir mese-«danânaol ele alacağı ve hükümlendireceği" (Arslan 2006. 50) ortaya konulası sonrikı bentler kilisenin ve ünlü psikanalist Freud'un Nietzsche'yi han-I «nâmy4e ele aldığt üzerinde yoğunlaşır.
^^Petzsche, varokışuiHi anlamlandırma savaşının sonunda, fani varlığa ta-Kimmul edemeyen dehasının neticesinde butun kutsallara savaş açmış ve okkiğufHi söylemişti. Koytak burada Freud'ın Oidipus Kompleksiyle Hvmiyanlığın Baba Tann anlayışını yan yana ele alıyor ve filozofun Tanrıyı dldumıesînı Freud un bu kompleksiyle izah edeceğini söylüyor. Fakat bu '^arsn katü (t), filozofun, insanlığın kırbaçladığı sutçu beygirinin boynuna sa-ağMy^ bir de Mesih yuzu vardır" (Arslan SO).
Cihft Koyt^^Viyınak Bir Ermişin İtiraftan başlıklı bir başka şiiri ise diğer ı1 konu ediOK Bu filozof analitik felsefenin bir temsilci-meselelennı bir dil problemi gibi algılamış ve felse-. Koytak'm bahsi geçen şiirinin alt başlığı aft başlığını taşımaktadır. Bu alt başlık
TÜRK flOMANINOA FaSCFf AÇUMIAR
yVittgensetein'ın hayatında yayımladığı tffk eser olan Tractatas Philosophicus (Mantıksal-Felsefi Deneme)'tan rmılhem konmuf be basmr e mantıksal şiirsel deneme anlamına gelmektedir Wlttgensetem, bu esenna, dilin fonksiyonları ve sınırlarıyla" (Arslan 2006: 5J) ilgilenmiştir CjMKort» bahsi geçen bu şiirinde şair ve filozof, şiir ve felsefenin probltmlennorUk^ getirir.
''Şair, şiirin her şeyden önce bir dil meselesi olduğunun şuurundack bir deyişle şair olmak, bunun böyle olduğunun farkında olmayı çtrtterı ^ ir; Kaburgalarından birini çıkarıp/ Kendime bîr eş yaratmayı duşunmuşim alıntı mısralarıyla başlıyor. Şair, devamında Wittgenseteın ın ağımdan, mm bu sanatın, şiir yeryüzüne indirilirken/ felsefeyi başına sarmış bulunanlara yasakladığını söylediler bana diyor Burada Hz. Hayva nın Hz Âdem m ka burgasından yaratıldığı inancına göndermede bulunduğunu ve bu manan üzerinden, kaburgadan eş yaratma sanatının şiire has olduğunun vurgtr lanmasına dikkat çekmek istiyorum. Bu elbette şiirin felsefeye tercih edilme si ve kutsaması anlamına gelir. Bir başka anlamı da yaratmanın felsefi değil şiirsel bir mesele olduğudur. Bu noktada felsefeye/ filozofa düşen şey yuka rıda da ifade ettiğimiz gibi şiirden/şairden haz almak olmalıdır Çunku fe nomeni yaratan-bozarak, kırarak, değiştirip, donuşturerek-şiir/şaırdır. Ştır, fİ lozofun varoluş gerçeğini kavrama çabasının, tanrı inancını zıtlar arasına gide gide sorgulayışının anlatımıyla sürüyor. Filozofun bu çaba ve sorgular esnasında bazı kavram ve isimlerle ne tur bir ilişkiye girdiğini de okuyoruz şı irden. İsimlerin başında Dostoyevski ve onun tam bir ermişi temsil eden kah ramanı Prens Mişkin geliyor. Yine bu isimler arasında Russel, Freud, Mesih,
Hz. Nuh ve oğlu ve Sopholeks sayılabilir"' (Arslan 2006:51).
Yukarıdaki ifadelerde geçen şiirin her şeyden önce bir dil meselesi olduğu yolundaki görüşler çalışmamızın edebî söylem bölümünde ortaya koymaya çalıştığımız gibi özellikle Rus Biçimcilerinin ileri sürdüğü iddiaların başında gelmektedir. Rus Biçimcileri edebî eserin 'ne'liğini tanımlarken bu eserlerinin dilinin sunulu, hazır verili dile örgütlü bir başkaldırı içinde olduklarına değinirler. İşte şair olmak, Rus Biçimcilerin bu iddialarının farkında olmayı gerektirir Yukarıdaki ifadelerde Cahit Koytak'ın ""şiir yeryüzüne indirilirken/ felsefeyi başına sarmış bulunanlara/ yasakladığını söylediler bana diyor" mısralarına dayandırılarak Hz. Havva'nın Hz. Adem'in kaburgasından yaratıldığı inancına göndermede bulunulduğunu ve bu inancın üzerinden, kaburgadan eş yaratma sanatının şiire has olduğunun vurgulanmasına dikkati çekilmesi aslında felsefenin de şiir kaynaklı olduğu sonucunu taşımaktadır. Hatta bununla da kalınmayarak şiirin felsefeye tercih edilmesi ve kutsaması anlamına geldiği, yaratmanın felsefî değil şiirsel bir mesele olduğu, bu nedenlerle de felsefeye/ filozofa düşen şeyin şiirden/şairden haz almak olması gerektiği yorumuna da varılmaktadır. Tüm bu yorumlar hiç kuşkusuz insanoğlunun ilerleme adına en küçük bir adım atmadığı bir dünyada kolaylıkla kabul edilebilir Tabii ki bu tür yorumlara gidenlerin 'ilerleme' kavramını de tartılmaya açacsğık^nılmazdır.
Hiç kuşkusuz başlangıçta bütün bilgi alanları kendim şiir
bilgi alanları retoriği ve edebî olanı tennizleyince kendi kavuşurlar. Bu nedenle de başlangıçta her bilgi alanı-ve retorikle ifadelendirılmesi şiire bir üstünlük, kudsiyet yoksa bu bilgi alanlan şiire ve retoriğe ait söylem üze-^^^Lnvifıde ettiklerinden şiir ve retoriğin bu bilgi alanların gelişme-
sucuna götürerek felsefeci, psikolog veya sosyologu şiir #üiak durmaya mı iter? Tabii kı bu soru diyalektik olarak tartış-
lu noktada felsefeci veya filozofun genelde edebî söyleme özel-
ınesafek durmasının nedeni, Platon ve Aristoteles'ten beri felsefî
' ve söylemini, metaforik. sembolik bir dil ve imgelemin
söylem içinde kaybetme tehlikesidir. Ayrıca yine felsefe ve felse-
^ fdeW söylemin metaforik, sembolik bir dil ve imgelemin hâkim (inUtımının ‘varolan'ı sürekli yüceltilip, aşkınsal-transandantal görü-
^jokmas* neticesiyle meydana gelecek olan bir metafizik algıdan da uzak gayretindedir Bununla birlikte yukarıdaki ifadelerde yer alan şairin bozarak, kırarak, değiştirip, dönüştürerek şiiri varetmesi önermesine n #fcHlfgerekir. Koytak bahsi geçen şiirinde VVittgensetein'e
H^UHrak şairle filozofun birbirinden farklarını da belirtir. Bu karşılaştırmada hatasının bir yaratıcılıkla sonuçlandığını, felsefecinin ise şairin düştüğü Hhataya düşmeyeceğine değinilir. Bu değerlendirmelerde “şiirden yana bir ^ toymuş olmak bir bakıma felsefede esas almayı çağrıştırır. Çünkü şiir Mjşnrlr ve gerıjeği arama yolunda felsefeden daha mahirdir" (Arslan 2006: S2 Hiç kuşkusuz bir felsefî şiirden bahsedilecekse bu şiir, yukarıda Cahit SiPftık’ın şiirinde görüldüğü gibi felsefî bir söylemi ve kavramları net bir bi-Cfhde dle getiren, tem olarak işleyen bir şiir olduğuna dair tanımlamaya da iMffht ile bakılması gerekir.
TelseR bir şiir derken kast ettiğim, ne felsefî söylemle kurulmuş bir şiir, ne de feHefl bilginin kullanımına dayalı bir şiirdir. Felsefî şiirle, felsefe terimleriyle yazılmış bir şiir örneğini de kastetmiyorum. Bir şiirin felsefî terimlerle yazılması. tekil bir poetıka sorunu değildir. Felsefi şiir, tekil bir şiir anlayışını, kendi şanme ilişkin bir poetıkayı dile getirmektedir. Felsefi şiir, bir varoluş problemi etrafında kurulmuş bir şiirdir. Bu bağlamda, felsefe, felsefî etkinliğin bu-Umune değil, onun bir alanına işaret etmek için kullanılmakta. Bu alan felsefî antropoloji alanıdır; başka bir deyişle insan felsefesi. Bu nedenle denilebilir kı felsefî şiir, insanın neliği sorununa, onun varlık durumuna ışık düşürmekle bir şiirdir insanın varlık durumu dediğim bu durumu
"'Felsefî şiir, felsefî bir durumu, felsefî bir problemi gösteren bir şNrda terimlerle yazı\rm} veya herhangi bir filozofun argümanlarına daya«» b« değil, ama felsefî bir gerilimi gösteren bir şiir. Felsefî gerilim veya fehefl Ut durum, bir çıkışsızlık durumunun oluşturduğu bir gerilim halidir Su ntdaa le, felsefî şiir, şiirde konuşan öznenin, bir tur çıkmazda kaldığı çözümle»^ mez bir vaoluş haline geldiği ve bir çıkış yolu bulamadığı durumun ^«ndr Ama, bu çözümü sunan bir şiir olmadığı gibi, bir çözümsüzlük, bir çıkı>sırlık sunan bir şiir değildir, ama bunu gösteren bir şiirdir Felsefî şiir, varoluş probleminin şiiridir, varoluşun değil' (Kayıran 2007: 38)
Kayıran bahsettiği bu tür bir felsefî şiirin Türk edebiyatı içerisindeki örnek lerini de sunar. Bunlar; Yahya Kemal'in Atik Valde'de İnen Sokakta', Cahn Külebi'nin Tokat'a Doğru', Zahard'ın Gece Şarkısı', Ahmet Oktay'ın 'Birahane Longa', Mehmet Taner'in 'Kuru Ayaza Bıraktın Beni', Süreyya Berfe'nın Mektubunu Aldım', İsmail Uyaroğlu'nun 'Konsomatris', Turgut Fişekçi'nin 'Sevgi Bağlan' (Kayıran 2007: 39). ve Sezai Karakoç'un 'Hızırla Kırk Saat-2, Ebubekır Eroğlu'nun 'Aldı Fehim'adlı şiirleridir. (Kayıran 2007: 86).
Felsefî şiiri tanımlayan ve örneklerini Türk şiirinde veren Kayıran daha sonra yaptığı bir çalışmada ise Aydınlanma kavramı açısından modern Türk şirinde Aydınlanma sorunsalını göstermeye çalışır. Bunun için birbirine hem dönem hem de ideolojik olarak karşıt üç şair seçer. Bunlar Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Emin Yurdakul ve Nazım Hikmet'tir. Kaytran'a göre bu üç şair farklı ideolojik cepheleri temsil etse de bu şairleri birleştiren ^şiirlerinde içkin olan anlatıcı-benin retorik söylemiyle konuşmalarından değil, bununla birlikte kendilerini aydınlanma kaygısıyla ıralanan devrimci bir özne olarak kurmuş olmaları'dır. (Kayıran 2006. 645). Bu üç şairden hareketle Kayıran Türk şiirinde Aydınlanma sorunsalına eğilirken akıl' ve bilinç' kavramlarını birbirinden ayırır. Kantçı Aydınlanma felsefesi sürekli 'akla' vurgu yapmaktadır; çünkü 18 yüzyılda bilinç kavramı henüz yoktur. Bilinç kavramı 19. yüzyılda üretilir
•Akıl değişmez, kendi kendinde üretir Bu nedenle değişmezlik ıralanır Oysa bilinç Edmund Husserl'in tanımladığı gibi bir şeyin bilincidir; degtfır son lulukla ıralanır. Bu nedenle, bilinç, akla
hareketle 'Ersoy. Yurdakul ve Nazım Hikmet'in şiirle-ımcı özne, akıldan çok irade ve bilinci temsil" ettiğini ^^"-,fcirt>ealındığtnı düşünür (Kayıran 2006:645). Kayıran daha son-bu özneleri arayıp 20. yüzyılın başlarında yazılan Türk «reöznesinin şıın olarak ortaya" (Kayıran 2006; 645). çıktığı
mnr. Bu duruma ek olarak Kant aydınlanma uğraşında kişiye aydınlanmasından soz ederken, her üç şair de kişiye değil top-^^yipmekte ve bir topluluğun aydınlanmasına çalışmaktadırlar. Bu üç yipifken de kendi içinde bulundukları toplulukları olumsuzluk te-dövmektedir. (Kayıran 2006: 649). Kant, Aydınlanma’yı insanın er-durumunda kurtulma olarak tanımlar. Ergin olmama durumu ise ^gıiünıbır başkasına danışmadan cesur bir şekilde özgürce kullanamadık Kant'a göre "ergin olma durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime jj^.xn»ı bw kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile nHMitk saflığım için karar veren bir doktorum oldu mu zahmete katlan-kM gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmem 0kkokadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurta-«ıttf * (Kayıran 2006; 651). Kayıran'a göre Ersoy Yurdakul ve Nazım Hik-krtı'iıırınde konuşan özne toplumu bir ergin olmama hali içinde görmekte #sundan dolayı eleştirel* bir tavır geliştirmektedir. (Kayıran 2006: 651). Bahsi şKdibu uç şairin topluma karşı eleştirel bir tavır alması Kayıran'a göre bu üç k*antçı olmadığı gibi bu şairlerin şiirlerinde konuşan özne de Kant in sözü-««Rıgı aydınlanma düzleminde yer almazlar. Bu nedene de toplumu ergin i^amakla eleştiren Ersoy, Yurdakul ve Nazım Hikmet'in "kendileri de kendi adkwıı bir başka şeyin, ideolojinin kılavuzluğunda kullanmaktadırlar. Akif «konusu olduğunda 'İslamcı' ideoloji, Yurdakul söz konusu olduğunda mil-«»çı ideoloji. Nazım soz konusu olduğunda sosyalist' ideoloji, öznenin kıla-«kıguna başvurmaksızın edimini belirleyemediği ideolojik idelerdir" (Kayı-«2006.649). Türk şiirinde "ergin olmuş öznenin, yani aydınlanma ve özgür-• ıkeumunu, onu takıp eden endişeyle yaşayan öznenin" ortaya çıkışı Kayı-«agore "arKak İkinci Yeni şiirinin bazı şairlerinde Sezai Karakoç ile Turgut <A«da'' gorulur. (Kayıran 2006; 652).
■ hîIîiMİİİ
TÜRK ROMANINDA FELSEFÎ AÇILIMLAR
Roman gerek dünya gerekse Türk edebiyatına şiirden sonra giren geç nem bir edebî türdür. Hiç kuşkusuz roman, tema ve şekil ozelItkJefi baktr^m dan şiirden daha esnektir. Bu nedenle de felsefî bir söylemi, teoriyi, önermey ve akıl yürütmeleri tem olarak işlemesi yönünden daha elverişli bir turdur çünkü roman, "şiirin karşıtı olarak karşılıklı yakınmalarla işleyen *bır bıçemitr çokluğu'' (mnozhestvo stilei)., veyahut yeniden ve yeniden diyaloga giren sor dür. (romannoe slovo). (Bahtin 2005; 11). Üstelik Türk romanı düşünüldüğün de durum biraz daha karmaşık bir hal alır; çünkü başlangıcında bu edebi turun özellikleri pek dikkate alınmadan toplumun geçirdiği butun değişimler Türk romanına dâhil olduğu gibi, aynı zamanda bu edebî tür toplumu aydınlatmak gibi üstüne vazife olmayan bir işe de kalkışır. Böylelikle de okuyucu ta başlan gıcından itibaren romanda böylesine vazifeler bekler duruma gelir Hal bu şekilde gelişince de birçok ciddi konu, tez, antitez veya sentez romanda tartışılır, bilimsel veriler romanla aktarılmaya kalkışılır. Roman, Türk edebiyatında, bazen sosyoloji, psikoloji ve felsefe kürsüsü durumuna gelir, bazen ansıklope di konumuna yükselir. Bu tür romanların en bariz örneklerini Türk edebiyatın da romanın emekleme döneminde Ahmet Midhat Efendi vererek, romanı bilgi aktaran bir kürsü haline getirir. Ahmet Midhat Efendi'nin romanı bu şekilde algılayışı daha sonraki dönemlerde de adeta bir gelenek haline gelerek Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatında benzer anlayış devam eder. Artık en ciddi bilimsel bilgiler, en yeni toplumsal gelişmeler romanda aktarılır ve romanla tartışılır. Hiç kuşkusuz Türk romanında başlangıcından günümüze kadar süregelen bu durum beraberinde hem toplumsal hem de roman temelinde ıkı sakıncalı yönü de ortaya çıkarır. Bunlardan ilki uzun yıllar en bilimsel en ciddi konuları romanda bekleyen bir okuyucu kitlesi oluşur, İkincisi ise romancı bu okuyucu kitlesinin beklentilerine cevap vererek romanın gelişim yönünü hep işlediği temaya göre belirleyerek tür özelliklerini görmezden gelip romanm doğal gelişim sürecine ket vurur.
İşte bu noktada Türk romanı her türlü olgu, veri ve bilgiye kapılarını açar ken felsefî bir sistem ve söylemi tema olarak işlemeyi dışarıda bırakır Bu nok-tada herhangi bir felsefî söylemi ve sistemi tem olarak işleyen Türk romanı parmakla sayılacak kadar az olurken yine de bir düşünceye teonye. önermeye
CAFER ŞEN ^
romana rastlamak mümkündür; çunku "felsefe sadece kendi deruni feylesofça dünyasında tefekküre dalan tıayatını muhasebe ettiği, vicdanıyla, hayal ve rüyala-müddetçe felsefe herkesin meşgulıyeti"dir. (özbeyli 2006: w lobu İfadelerde felsefenin 'ne'lığinin tanımlanması gerekir. Hiç herhangi bir durum ve olayın teorik söylemi, düşüncesi ola-yukarıda iddia edildiği gibi herkesin meşgul olduğu bir bilgi * ^ îaü^ edılebıhr. Yok. eğer felsefe; ontolojisi, epistemolojisi, etiği, tavrıyla bir sistem ve kavramlarla dile getirilişiyle bir söy* iMBitanırsa filozof ve felsefecilerin uğraş alanı haline gelir. Bu ^p#%iBilevn 'r«'l»ğini ortaya koymada bu ikinci tanım daha kapsayıcı ve ^*•0* fehtfe ve edebiyat ilişkisinde hiç kuşkusuz en önemli bağ ^/ğm^ »»lı>ne olan yönelim en önemli fark ise çalışmamızın başında çalıştığımız gibi her iki alanın değişik söylem özellikleridir.tesettür sundu.

tesettür : tesettür

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder